29 Ocak 2023

BOĞA FERDİNAND

BOĞA FERDİNAND


Boğa Ferdinand ; adını evinden uzaklaştırılan, dövüştürülmeye zorlanan boğadan alıyor,

Çocuk kitabı olarak yayına giren Ferdinand , verdiği toplumsal mesajlar ile önemli yer tutmuş,

çizgi filme de dönüştürülmüştür.

Türkiye'deki Ferdinand ise Rizede ‘’kurban bayramı’’nda canını kurtarmayı seçerek  ,

bulunduğu hayvan pazarından kaçmış , denize atlayarak Trabzona kadar kilometrelerce yüzmüş ,

bitkin düşünce ekipler tarafından karaya çıkarılmıştır. 

Daha sonra  güncel sahiplerinden satın alınarak İzmirdeki kurtarılmış hayvan barınağına yerleştirilmiş ,

hayatına barınakta aile kurarak devam eden boğanın durumunun ise iyi olduğu söyleniyor. 

Ferdinand  kaçmadan önce, 

her sene hayvan yaşamlarının insanlara yarar sağlaması için sona erdirilmesinin bayram haline getirildiği

kurban bayramı ile  kayıp gönderge haline gelecek boğalardan yalnızca biriydi.

 Kayıp gönderge kavramı Carol Adams tarafından bize yok edilme,

sofrada bedenlerinin sunulması ve mecaz şeklinde taşınır. Bu anlatım aklıma  bir soru getiriyor

Hayvan kayıp gönderge haline gelmeden önce hayatta mıydı peki ?

Bu sorunun hayvanın insan hayatında kapladığı yerle ilgili olduğunu düşünüyorum .

Hayatta kalması en iyi ihtimal ile et ve süt danasına dönüşmek zorunda olduğunu yalnızca bir örnek 

 Boğa Ferdinand üzerinden düşünüldüğünde ise  satılmak için yaşatılan boğanın

bu sefer  yaşamının son bulması için pazara çıkarılması , beğenilere sunulması , 

açık arttırmayı andıran teklifler verilmesi ,

Judith Butler’ın kimin yaşamı yaşamaya değer sorusunu düşünmemize de sebep oluyor. 

İnsan merkezci yapı hayvanı bize araç olarak sunuyor ,

bu araç kimi zaman etinden kimi zaman sütünden yararlanılan sömürü sistemi haline geliyor .

 Ezgi Burgan sömürü sistemini , normatif iktidarı kimliksizleştirme üzerinden  kurar.

Yukarıda değindiğimiz  veyahut Ferdinand’ın adını aldığı kitaba , çizgi filme de bakacak olursak

dövüş aracı olarak kullanılmaya çalışılmasını görebilmekteyiz

 Ferdinand gibi kendi kaderini belirleyecek kadar şanslı olanlar kaçabiliyor ,

devamında ise  hayatlarını kurtarmak için yapılan  bir açık artırma ile kurtarılıyorlar

fakat her yaşam bu kadar şans faktörünü içermiyor. 

Bu nedenle Derridanın da değindiği gibi hayvanlar ile bağ kurarak 

ilişki geliştirmeli bir araca dönüştürmeden hayata almanın yollarını aramalıyız

Kaynakça

  • Jacques Derrida (2015). Hayvanlara Karşı Suç, e-skop.

https://www.e-skop.com/skopbulten/pasajlar-hayvanlara-karsi-suc/2623

  • Ezgi Burgan     (2017). Çoklu Türler Etnografisi: Yüz Yüze Bir Araştırma İmkânı 

Üzerine Düşünceler , Moment Dergi, 4(1): 115-134 

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/451165

20 Ocak 2023

DİTA’NIN ARALADIĞI KAPI

 
        Ebeveynlerimin ben doğmadan önce bir kuşu olsa da ben büyürken ‘’hayvan sevgisini’’ kendi kendime öğrendim. Çocukluk yıllarımda hep bir ısrar içindeydim, evimizde kedi veya köpek olması için. İstanbul’a üniversite eğitimi için gelmem belki de olayların bir daha geri dönüşünün pek de mümkün olmadığını düşündüğüm bir şekilde değişmeye başladığı zamanlardı. Yeni bir şehir; yeni olanaklar ve yeni karşılaşmalar sağlıyor olsa da dışarıdan eve geldiğimde bir anda içinde bulunduğum sessizlik beni huzursuz ediyordu. Yaşam alanımı, zamanımı ve belki de duygularımı paylaşabileceğim birini arıyordum. Sonra hayatıma Dita girdi. Üç aylıkken bana geldiğinde gözlerinden yaramazlık yapmak için heyecanlı bekleyişini görebildiğiniz bir bebek.
      Dita ile beraber yaşamak, birbirimizin gözlerine bakmak benim anlam dünyamda çok kapılar araladı. Beraber yaşamaya başladıktan çok kısa bir süre sonra et tüketimine bir son verip bu tutumumu 6 yıl sürdürdükten sonra veganlığa adım attım. Bu süre içerisinde Dita ile paylaştığımız hayattan öğrendiklerim ve hissettiklerim; hayatımda bazı kararlar almamı bazı yeni rutinler oluşturmamı sağladı. Seçtiğim bu kararların, rutinlerin ve yöntemlerin daha az yıkıcı bir yöntem olduğunu iddia edemesem de en azından daha yapıcı bir yönü olduğunu biliyorum. Çünkü ailem ilk zamanlarda bir hayvanla beraber yaşamaya pek sıcak bakmasalar da artık onlar da Dita’yı çok seviyor, çok özlüyor, sürekli onu soruyor ve şahit olduğum kadarıyla arkadaşlarına da onun nasıl bir kedi olduğunu anlatıyorlar. Dita ile karşılaşmaları sadece Dita’nın dahil olduğu bir duygu bağıyla kalmadı. Sokaktaki hayvanları da dahil edecek şekilde genişledi ve genişlemeye de devam ediyor. Normalde belki çok dikkatlerine gir(e)meyen sokakta hayatını sürdürmek zorunda kalan hayvanları seviyor, onlara mama ve su veriyorlar.
     Belki biraz iyimser bir yerden yaklaşacak olsa da şimdiki sözlerim bu tür karşılaşmalar onları; onların dışında bir dünya olduğunu ve o dünyayı paylaştıkları canlıların da (belki henüz kendileri kadar değerli olduklarını kabul etmeseler de) değerli olduğunu kavrayabildikleri bu eşiği geçmelerini sağladı. Aşılması, geçilmesi gereken eşiklerin çokluğu umutsuzluğu değil yeni karşılaşmalarla yeni adımları çağırmalı gibi hissediyorum.

07 Ocak 2023

Sömürüsüz Bir Dünyanın Mümkünlüğü: Vegan Kasap Limonita

Veganlık pek çok kişi için “marjinal” bir hevesten ibaret gibi zannedilse de bir hevesten çok daha fazlasını barındırıyor. Türlerin yaşam hakkını savunmaktan çeşitli hayvan sömürüsüne karşı çıkmak, dünyanın daha yaşanılabilir, türcülüğün, karnistliğin ve bu durumlarla pek iç içe olan cinsiyetçiliğinde olmadığı bir tahayyül üzerine kurulu. Türkiye’de, sömürüsüz bir dünya ve dolayımında da vegan anlatıya dair belki de, bize farklı noktalara aynı anda kapı aralamış olanı vegan kasap girişimi. Limonita Türkiye’de açılan ilk vegan kasap olma özelliğini taşıyor. Aynı zamanda teslimatlarını bisikletle yaparak karbon ayak izi de bırakmıyor. Hem dünya için hem de Türkiye için küçük gibi görünen büyük bir adım bence. Sadece bu durumla da kalmıyor ve mekân içerisinde hayvan sömürüsünün sadece bir yeme eyleminden ibaret olmadığını gösterebilmek için bu sömürüye dair kitap alımıyla bizleri bilgilendirmeye ve bu sömürüyü gözler önüne sermeye davet ediyor. Ve bence şunu da ekliyor: Evet biz et yiyoruz ama bakın hiçbir hayvan sömürüsüne ve hayvan öldürmeye ortak olmadan yiyebileceğimiz bir etimiz mevcut. O da bitkisel et ve evet hayvan etinin olmadığı bir “kasap” da mümkün. Çünkü “çoğumuz onların iyi muamele görmesini umuyoruz. Ama yine de onları yiyoruz, sömürülmelerine ve inanması güç şekillerde öldürülmelerine ortak oluyoruz. İşte bu duruma ‘et paradoksu’ deniyor” (Giroux&Larue, 2021:14). Vegan Kasap Limonita bizi bu paradoksa düşürmüyor aksine bu paradoksu yıkabilmeye dair bir ortaklık sunuyor. “Et yemek daha ziyade öğrenilmiş bir güdü olarak görülür. Görünürde doğal bir süreçtir, öyle ki hakkında bir seçim dahi yapmamız gerekmez” (Ryan, 2019:221). Limonita, bize hayvan yemek ve yememenin bir seçim olduğunu da gösteriyor ve hayvan yemeye dair kültürel normları sorgulatıyor. Bu girişimin adının vegan “kasap” olması beraberinde bir şeyi daha açığa çıkarıyor o da inkâr mekanizmasına dair bir şey. Vegan Kasap Limonita’dan çevremdekilere bahsederken çoğunlukla “et olmadan kasap mı olur”, “içinde et yok neden kasap denilmiş” gibi söylemler işittim. Cevap olarak vegan kasabın içeriğinden ve amacından bahsettiğimde ise hepimizin günlük yaşantımızda duymaktan geri kalmadığı “insanlar hayvan yemezse ne yiyecek öyle şey mi olur?” savunmasıyla karşılaştım. Bu da Cohen’ın bahsettiği inkâr mekanizmasına götürüyor bizi: “İnkâr, suçluluk duygusunun, kaygının ve etrafı hakikat ile sarılı diğer olumsuz duyguların üstesinden gelmeyi gözeterek bilinçsizce ortaya çıkan savunma mekanizmasıdır” (Cohen, 2001:5 akt. Giroux&Larue, 2021:18). Günümüz teknolojilerini düşündüğümüz bu çağda hayvanlara yapılan türlü zulümlerden haberdar olmamak artık imkânsız gibi duruyor. Ve bu duruma rağmen koca bir çelişki içerisindeyiz. Umarım Vegan Kasap Limonita’nın sunduğu başkaldırı ve tahayyüle bir gün tüm dünya ulaşabilir. 

 

Kaynakça 

Valery Giroux & Renan Larue (2021). ‘Karnizm: Kırılgan Bir Hegemonya’ ve ‘Veganların Felsefesi’, Veganizm, İstanbul: İletişim, 13-35; 37-57. 

Derek Ryan (2019). ‘Hayvanları Yemek’, Hayvan Kuramı Eleştirel Bir Giriş, İstanbul: İletişim, 205-227. 

24 Aralık 2022

İstanbul’da Ayı Olmak

   

   Ayı oynatıcılık, Türkiye coğrafyasında 1920’lerden başlayarak yasaklandığı 1990’lı yıllara kadar süren, eğlence kisvesi altında ayılara doğrudan işkence edilen bir gelenektir. Öyle ki gelenek, pratiğin bütünü itibariyle hayvana eziyet üzerinden kurgulanır ve ilk olarak bedensel işkence ile başlar. Birkaç aylık yavrunun gözleri türlü kötücül yolla kör edilir. Sonrasında tef eşliğinde kızgın sacın üzerine çıkarılan hayvan, yanan ayaklarını kaldırdıkça zıplıyor ve dans ediyor gibi görünür. Zamanla buna şartlanan ayı, sıcak sacın üzerine çıkarılmasa dahi refleksiv olarak tef sesi duyduğunda ayaklarını kaldırmaya başlar. (Toklucu, 2021) Ayının karşı gelmesi durumunda ‘‘ayıcı’’ denilen ayıdan sorumlu insan ayıyı dürter ya da burnundaki zincir ile zorla hareket etmesini sağlar. 

       Hayvanlara dair insanlar tarafından gereksiz yere acı çektirme durumu ayı oynatmacılığıyla ne ilk ne de son. Bu konuyu araştırırken bulduğum ve sonrasında üzerine düşünmeye iten şeylerden biri, ayı oynatıcılığının gözümüzün önünde bir işkence içermesine rağmen -burada gözümüzün her daim göremeyebildiği deney hayvanları yahut endüstriyel hayvan yetiştiriciliği gibi örnekleri düşünelim- ve sürekli bir ifşa halinde olan bu eziyetin tarih içinde savunucularının ve aklayıcılarının da olmasıydı. Murat Toklucu’nun yazısından vereceğim iki örnek buna işaret ediyor. Cumhuriyet gazetesi yazarı Agâh İzzet, “Yağız tenli, burma bıyıklı, iri kemikli bir çingene erkeğinin elindeki zilli tefi şıkırdatarak kocaman bir ayıya göbek attırmasındaki hususi cazibeyi inkâr edebilir misiniz?” diye soruyor, ardından yasak kararını alanları “Hayvanların hukukunu muhafaza için yapacak başka işleri kalmamış” derken, başka bir Cumhuriyet gazetesi Burhan Felek de, ‘‘Ayı aslında bir dağ hayvanı iken biz onu terbiye etmişiz, şehre ve mahalleye sokmuşuz, ona ekmek parası kazandıracak hünerler öğretmişizdir. Belki bunu bir zulüm sayıp ayıcılara kızanlar vardır. Yanlış, çok yanlış! Ayı terbiye etmek de bir nevi marifettir.’’ diyordu. (Toklucu, 2021) Bu iki görüşün tarihinin bundan en az 60 sene öncesine dayanmasına karşın, hayvanlara dair bu kendinden menkul bakış bize yabancı gelmiyor. Bugün herhangi bir ekolojik felakette gözden ilk çıkarılabilen hayvanlar, ehlileştirilmesi gereken yahut ehlileştirilemiyorsa suçlanması gereken hayvanlar; kendilerinden bağımsız, insana dair ahlaki sorumlulukları yüklediğimiz ve bir terslik olduğunda aramızdaki ilişkiyi her daim ona karşı bir tehdit olarak kullanabileceğimiz hayvanlar… Hayvanlara iyi davranmanın bir lütuf olduğu ve toplumun her yerine sirayet etmediğini fark edebiliriz böylece.

     Tarihi boyunca pek çok hayvan sömürüsü örneğinin yaşandığı bu coğrafyada görüldüğü üzere ayılar da rahat bırakılmamıştır. Bugünden baktığımızda hayvanlara dair insanların ezici bakışı tarihsel bir temele dayandırılabilir. Tıpkı Hayırsızada örneği gibi, günden güne metropolleşen sokaklar hayvanlar için bir zulüm alanı olmuştur. Bir yandan yaşam alanları daraltılırken bir yandan da alınıp süründürüldükleri yerde rahatlık ve huzur bulamazlar. Geldiğimiz noktada bu saydığımız tip hayvan işkenceleri ile karşılaşmıyoruz fakat onun yerine sistemin getirdiği ve güç hiyerarşisinde yeri hep en altta olan hayvanlara dair, her daim gelişen alternatif ve yeni eziyet tipleri mevcut. Köleleştirilen hayvan bedenleri artık hataya yer olmaksızın, sistematik bir zulüm zincirinde. Bütün bunlarla ilgili belki de ilk tutunmamız gereken düşünce, bütüncül bir mücadele anlayışı içinde her canlının eşit, özgür ve adil bir hayata kavuşması gerektiği inancıdır. Ayrıcalıklı yerlerimizden ve güvenli alanlarımızdan kafamızı kaldırarak belki, her defasında kolayca ihmal edilebilir ve zarar verilebilir olana dair bu ilişkiyi ifşa edebilmeliyiz. Keza bu şekil bir bakış toplumsal alandaki her türlü iktidar ilişkisini de sorgulayacak bir kapı açar. 


KAYNAKÇA 

Murat Toklucu (2021) ‘’Ayıların Başına Gelenler’’, İstdergi. (Erişim Tarihi: 19.12.22) https://www.istdergi.com/tarih-belge/ayilarin-basina-gelenler

23 Aralık 2022

Çamuralem’in Süt Mandaları

 

Çamuralem’in Süt Mandaları

Çamuralem projesini gezerken gözüme ilk olarak mandaların sergide üretim birimi şeklinde ekonomik bir unsur olarak yer alması çarptı. Havalimanı ve köprü yapımından doğrudan etkilenenin üretici, dolaylı olarak etkilenenin ise mandalar olduğunu hissettirdi. Bu da insan merkezcilik ve endüstriyel üretimde hayvan yaşamının görünürlüğü üzerine yeniden düşünmeme sebep oldu.

Alnıaçık’ın söylediği gibi insanın yerleşik hayata geçmiş olduğu çok erken dönemlerden itibaren hayvanı kullanım alanına dâhil ettiği, bu birliktelikle beraber toplumsal varlığını inşa ettiği göz önünde bulundurulduğunda, ilişkinin nasıl kurulduğu, hiyerarşik yapısı, dönüşüme elverişliliği de önem arz eder.[1] Aynı zamanda bu ilişkiyi anlama ve ilişkinin göz ardı edilen gerçeklerini ifşa etmeye çalışmak hayvanlara dair bilme biçimimizin değişmeye başlamasının ön koşuludur.  Proje alanının girişindeki bilgilendirme yazısının ilk paragrafında havaalanı inşasından etkilenen hayvanlar merkeze alınıyor. Bu, ilk anda çalışmanın insan merkezli olmadığını düşündürürken devamındaki paragrafların tamamen süt üretimi ve üretici hakkında olduğu fark ediliyor. Alanı gezerken mandalara dair (onların sütünden yapılmış muhallebi ve yoğurt dışında) neredeyse hiçbir şey görmüyoruz. Arka fonda duyulmakta olan bölge seslerinin çoğunluğunda ise mandaları çağrıştıran şey insanlar tarafından onlara takılan zilin sesleri oluyor. Dolayısıyla mandaların her birinin kendine ait biricik yaşamlarının göz ardı edildiği ve her birinin kayıp göndergelere[2] dönüştüğünü söylemek mümkün. Havaalanı inşaatından mandaların olumsuz etkilendiği aşikâr. Peki endüstriyel üretimde mandaların yaşadığı sömürü ve şiddet neden görünmez kılınıyor? Bu noktada Butler’ın vurguladığı yüzsüzleştirmek, isimsizleştirmek ve biyografisizleştirmek kavramlarının önemli olduğunu düşünüyorum. Gerçek yaşamların görünmezleştirilmesi ve yaşamın insan-merkezci biçimde yeniden inşa edilmesinin kendisi, kırılgan yaşam konumunun bir parçası olmaktadır.[3] Sergide mandaların belirgin bir yüzleri, bir isimleri ya da bir geçmişleri ve belirli bir karakteristikleri yoktur. Onlar mandadır. Böyle bir temsille yüzün silinmesi, özgün yaşam ve ölümlerin de silinmesi anlamına gelir.[4] Ezgi Burgan, ölümlerin ve sömürünün silinmesinin, öldürme eyleminin işleyişinin adının hayvancılık olduğunu ifade eder. Ve bu endüstri içerisinde kendisi olarak bir manda yoktur. Manda “süt mandası” olur.[5] Failliğin nasıl belirlendiğine baktığımızda Agamben’in “hukukun istisna hali” kavramsallaştırması önemli hale gelir. Neyin ihmal edilebileceğinin belirlendiği hukukun istisna halinde, gözden çıkarılabilenlerin belirlenmesinin ardından bir sınır çizilir. Sınır neyin içerilip neyin dışlanacağını belirler. İstisna addedilerek hukukun dışında bırakılan Homo Sacer, yasanın alanına dâhil olamaz, yaşamı hem ilahi hem insani açıdan değersizdir. Tüm değerlerden yoksun bırakılır. Öldürülmesi kutsiyet taşımadığı gibi, hukuksuz da değildir.[6] Agamben her ne kadar bu kavramları insanlar için kullanmış olsa da Özyer’in belirttiği gibi bu durum hayvanlar için de benzer süreçlere işaret eder: “İnsanlar gibi hayvanların da benzer süreçlerden geçirilerek ıskartaya çıkarılan hayatları, aslında gündelik deneyimin merkezinde, kurucu bir mevkide yer alır. Sınır sayesinde ahlaki mesafe tesis edilir, hayvanın “insan” olmayışı, daha doğru bir ifade ile hukuk tarafından tanınan “kişi” olmayışı, onu haklardan da muaf hale getirir.”[7].


Gelinen noktada Çamuralem projesinde insanın hayvanla olan ilişkisinin onun biricik varlığının göz ardı edilip, üretim nesnesi olarak toplumsal ağlara dâhil edildiğini görmekteyiz. Onları genel bir “hayvan” kategorisinin altına sıkıştırmaktan vazgeçip kendi yaşamlarındaki biricikliği belki de Haskell’in söylediği gibi onları kuzenlerimiz, akrabalarımız olarak görerek başlayabiliriz.[8]

 

Kaynakça

David George Haskell (2020). ‘Ağaç Tepeleri’ ve ‘İzlemek’, Saklı Orman Bir Biyoloğun Doğa Güncesi, İstanbul: Ekofil.

Eylül T. Alnıaçık Özyer(2021). ‘Toplumu Yeniden Düşünmek: Hayvanların Sosyolojideki Konumu’, Akademia Doğa ve İnsan Bilimleri Dergisi, 7(1)

Ezgi Burgan (2017). ‘Çoklu Türler Etnografisi: Yüz Yüze Bir Araştırma İmkânı Üzerine Düşünceler’, Moment Dergi, 4(1).



[1]Eylül Tuğçe Alnıaçık Özyer, “Toplumu Yeniden Düşünmek: Hayvanların Sosyolojideki Konumu”, Akademia Doğa ve İnsan Bilimleri Dergisi, 7/1 (2021): 175.

[2]Ezgi Burgan, “Çoklu Türler Etnografisi: Yüz Yüze Bir Araştırma İmkânı Üzerine Düşünceler”, Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Kültürel Çalışmalar Dergisi, 4/1 (2017):  121.

 

[3]Burgan, “Çoklu Türler Etnografisi: Yüz Yüze Bir Araştırma İmkânı Üzerine Düşünceler, 122.

[4]Burgan, “Çoklu Türler Etnografisi: Yüz Yüze Bir Araştırma İmkânı Üzerine Düşünceler, 121.

Burgan kendi makalesinde tartışmasını inekler hakkındaki bir reklam filmi üzerinden yürütüyor. Ben bunu Çamuralem sergisi kapsamında mandalar üzerinden okuduğum için “inek” yerine “manda” demeyi tercih ettim.

[5]Burgan,“Çoklu Türler Etnografisi: Yüz Yüze Bir Araştırma İmkânı Üzerine Düşünceler”, 122.

[6]Özyer, “Toplumu Yeniden Düşünmek: Hayvanların Sosyolojideki Konumu”,170.

[7]Özyer, “Toplumu Yeniden Düşünmek: Hayvanların Sosyolojideki Konumu”, 170.

[8]David George Haskell (2020). ‘Ağaç Tepeleri’ ve ‘İzlemek’, Saklı Orman Bir Biyoloğun Doğa Güncesi, İstanbul: Ekofil, s.301.

Marmara'nın Kayıp Göndergeleri

 

Marmara’nın Kayıp Göndergeleri

Osmanlı Devleti’nde 1800’lü yılların sonlarına kadar hayvanların korunması ve hayatın içinde birey olarak kabul edilmeleri halkın çoğunluğunun benimsediği bir hayat felsefesiydi. Osmanlıda köpekler sokaktaki günlük yaşamın vazgeçilmez bir parçasıydı. Fakat değişen şehircilik anlayışı, artan nüfus, sanayileşme ve batılılaşma çabaları bu felsefeyi değiştirmeye başladı.[1]

           II. Mahmut dönenimde bir İngiliz, köpeklerin saldırması yüzünden hayatını kaybetmişti. Olayın üzerine İngiltere bir ültimatom göndermiş ve içeriğinde modern ülkelerde bu tarz cinayetlerin olmadığı, sokaklarda bir tane bile başıboş köpeğin bırakılmaması istenmişti.[2] Bunun üzerine 1827’de II. Mahmut, köpekleri Sivri Ada’ya sürme kararı aldı. Halk o dönem gerçekleşen depremleri köpeklerin Sivri Ada’ya gönderilmesine karşılık Tanrı tarafından gönderilen bir gazap olarak görüyordu. Zamanla bu o kadar yer eden bir düşünce haline geldi ki, II Mahmut sürgüne gönderdiği köpeklerden canlı kalanları tekrar İstanbul’a getirip sokaklara salmak zorunda kaldı. 


1865’e geldiğimizde Abdülaziz de tahta geçtikten 14 yıl sonra köpekleri toplattı ve halkın itiraz sesleri arasında tekrar Sivri Ada’ya gönderdi. Köpeklerin geri getirilmesinde bu sefer 1865 yangını etkili oldu. Bu olay “köpekler olsaydı yangını haber verirlerdi” şeklinde yoğunlaşan fikirleri arttırdı. Böylelikle sürgündeki köpekler şehre geri getirildi.
1900’lerin başında sayıları 60 bin ile 80 bin arasında olan sokak köpekleri, Osmanlıda kuduz salgını açısından önemli bir tehdit oluşturmaya başlamıştı. Buna çözüm olarak köpekler toplatılarak Topkapı’da eski siper çukurlarına konuldu. Fakat hem köpekler için ayrılan yer yetersiz kaldı hem de çıkarttıkları gürültü halk arasında büyük bir rahatsızlığa neden oldu. Hükümet halktan gelen bu şikayetlere kayıtsız kalamadı[3] ve 3 Haziran 1910 günü dönemin belediye başkanı Suphi Beysoyundu -tarafından kentteki köpeklerin toplanması kararı alındı. Bu kararın ardından bir “toplama kampı” uygulaması olarak 80 bin kadar köpek Hayırsız Ada’ya terk edildi. Köpekler açlık ve susuzluk içinde, kimi zaman birbirini yiyerek hayatta kalmaya çalıştılar.

Geçtiğimiz aylarda gündem olan Pitbull saldırılarıyla ilgili olarak sosyal medyadan gelen tepkilere baktığımızda özellikle bu türün imha edilmesi isteğinin vurgulandığı paylaşımlar gördük. Bu tepkilerin devamında birçok şehirde sokaktaki köpeklerinin zehirlendiğine ve belediye tarafından toplanıldığına dair haberlere rastladık. Kafamızı nereye çevirirsek çevirelim söz konusu insan olduğunda hayvanların her zaman “vazgeçilebilir olan”lar kümesine atıldığını görüyoruz. Her birinin kendine ait karakteri olduğu göz ardı ediliyor. Bu yolla Pitbull cinsi köpeklere yönelik nefret söylemi zehirleme vakalarında gördüğümüz “kimsesiz” olan sokak köpeklerinde somutlaşabiliyor.

Bu noktada Agamben’in “hukukun istisna hali” kavramsallaştırması önemli hale gelir. Neyin ihmal edilebileceğinin belirlendiği hukukun istisna halinde, gözden çıkarılabilenlerin belirlenmesinin ardından bir sınır çizilir. Sınır neyin içerilip neyin dışlanacağını belirler. İstisna addedilerek hukukun dışında bırakılan Homo Sacer, yasanın alanına dâhil olamaz, yaşamı hem ilahi hem insani açıdan değersizdir. Tüm değerlerden yoksun bırakılır. Öldürülmesi kutsiyet taşımadığı gibi, hukuksuz da değildir.[4]

Kafamızı nereye çevirirsek çevirelim söz konusu insan olduğunda hayvanların her zaman “vazgeçilebilir olan”lar kümesine atıldığını görüyoruz. Her birinin kendine ait karakteri olduğu ve bu karakterin hayvanların birlikte büyüdükleri insanın ona yönelik davranışlarının da etkisi ile şekillendiği göz ardı edilip, kayıp göndergelere dönüştürülüyorlar. Böylelikle, artık bir hayvan türüne gönderme yapan “köpekler” tek bir şeyi temsil eder hale geliyor: saldırganlık.

Kaynakça

Eylül Tuğçe Alnıaçık Özyer, “Toplumu Yeniden Düşünmek: Hayvanların Sosyolojideki Konumu”, Akademia Doğa ve İnsan Bilimleri Dergisi, 7/1 (2021).

Orhan Bahtiyar (2022). “İstanbul’da Hayvan Hakları’, İstanbul’un Nam Salmış Hayvanları”, İstanbul: İBB.

Özlem Sert (2014). “Hayırsız Adaların Dili Olsa”, Ankara: 20.

 

 



[1]Orhan Bahtiyar (2022). “İstanbul’da Hayvan Hakları’, İstanbul’un Nam Salmış Hayvanları”, İstanbul: İBB, 322.

[2]Özlem Sert (2014). “Hayırsız Adaların Dili Olsa”, Ankara: 20.

 

[3]Bahtiyar, “İstanbul’da Hayvan Hakları’, İstanbul’un Nam Salmış Hayvanları”, s. 322.

[4]Eylül Tuğçe Alnıaçık Özyer, “Toplumu Yeniden Düşünmek: Hayvanların Sosyolojideki Konumu”, Akademia Doğa ve İnsan Bilimleri Dergisi, 7/1 (2021):170.



18 Aralık 2022

Kedi Tombili ve Patili Heykellerin Sorumluluğu




Adını onunla aynı sokağı paylaşan insanların koyduğu Kedi Tombili, İstanbul Kadıköy Güleç Çıkmazı'nda sokakta hayatını sürdürdü; "insani" bir pozdaki fotoğrafı ile sosyal medyada viral olduktan sonra bilinir oldu. 

Böbrek yetmezliğinden ölümünden sonra Tombili'yi üne kavuşturan noktaya heykelinin yapılması için change.org üzerinden başlatılan imza kampanyasına 16 bin 954 kişi imza vermiş Kadıköy Belediyesi'nin heykeltıraş Seval Şahin'e ricası üzerine heykel yapıldıktan sonra sözkonusu noktaya yerleştirilmişti. 

Heykel, açılışı 4 Ekim 2016'da yapıldıktan kısa süre sonra 8 Kasım 2016'da çalındı, birkaç gün sonra yerine çalan kişiler tarafından geri konuldu. Önünde bulunduğu apartman kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılınca 2017 yılında sökülen heykel, Aralık 2022'de sokağına geri döndü

Kentsel dönüşüm nedeniyle çehresi tamamen değişen sokaklara, yerinden edilen insanlara ve kentin dışına sürülen binlerce hayvana rağmen; Tombili'nin heykeli bugün aynı sokağın başka bir noktasında görülebilir. 

Peki bu nasıl oldu?

Daha da önemlisi, Tombili'nin heykeli bizim hayvanlarla ilişkimize dair neler söylüyor?

Tombili, ne Derrida¹'nın ifade ettiği gibi 'kültürümüzün kedigillere yüklediği o muazzam sembolik sorumluluğu taşıyan bir temsilci veya elçi' ne de 'hayvan diye tek ve ortak bir kategorinin numunesi'. Tombili, Güleç Çıkmazı'nın bir sakini ve komşuları tarafından adı konulmuş bir kedi. Adının konulması onu insanların gözünde bir özne haline getiren yegane şey belki de; 'bir isme sahip olduğu andan itibaren, ismi ondan uzun yaşayacak'. Fakat Kedi Tombili insanlarla ilişkisi dahilinde "gerçek bir kedi" ve ancak o zaman özne haline gelebilir, eşsiz bir canlı olabilir.

Çünkü Tombili'nin aksında; görülmemesi tercih edilmiş, ad konmamış fakat onun kadar bize komşuluk yapmış milyonlarca kedi var. Sokak kedisi ve Kedi Tombili arasındaki fark; adının konmasından da öte, viral olan pozundaki insan benzerliği oranında büyüyor. Bu tezat, hayvanlarla kurduğumuz ilişkinin ancak insanmerkezci bir toplumsal sistem içerisinde varolabildiğini bize gösteriyor. 

Bu durumun yol açtığı bir sonuç daha var; Tombili popülerleştikçe diğer kedilerden ayrılıyor. İçsel bir değere sahip ve bir yaşamın öznesi² olarak tanınabilir Tombili'nin görünürlüğü ve kamuya mal olmuşluğu diğer kedilerin görünmezliğine bir yanıt, bir kılıf olarak siyasi iktidarın elinde bir araç haline geliyor. İstanbul şehrinin imajında halihazırda maskotlaşmış kedilerin merak etmemiz gereken akıbetinden çok bizi tek tek maskot kedilerle bir İstanbul'u tahayyül etmekle sınırlandırıyor. Açılan imza kampanyasında belirtilen heykel talebini hızlıca işleme alan Kadıköy Belediyesi, aynı hızlı kamu mekanizmasını içine doğduğu ve bildiği tek dünyası o sokak olan hayvanları barınaklara, ormanlara toplu halde terketmeleri çözmek için işeltmiyor. Tombili hatırlanabildikçe, ünlü olmamış bütün diğer kediler böyle unutulabilir kılınıyor. 

Oysa hiçbir belleksizleşme, diğerinden daha değersiz değil.³

Tombili'nin heykeli bize komşusu olduğumuz hayvanların yasını tutma imkanına açılan bir kapı olarak da görülebilir. Heykeller toplumsal hafızanın kaydını tutuyorsa ve bir yas tutma olanağı sunuyorsa, insan olmayanların hatırlanmasında da heykellerden pekala yararlanılabilir. Fakat Butler'dan⁴ biliyoruz ki, yası tutulabilir hayat "desteklenmiş" hayattır. Tombili'yi ve İstanbul'un bütün kedilerini yası tutulabilir kılacak şey, hayatlarının desteklenecek olmasıdır.

O halde Tombili'yi ya da heykelini hakedecek komşular olmak için merak etmeye şuradan başlayabiliriz belki de:

Adını koymuş bir insan olsun ya da olmasın, insan olmayan canlıların hayatlarını desteklemek için ne yapmalıyız?

Tombili'nin heykeli; bu şehirde birlikte serpilmenin, neşenin, iyileşme imkanının ancak ve ancak, dikkatle ve hürmetle, sökülmeye ve yeniden yapılmaya açıklıkla geriye dönüp bakmaktan geçtiğini hatırlatacak bize.⁵



Kaynak

"Heykeli Çaldılar" https://www.nationalturk.com/tr/heykeli-caldilar/ (Erişim Tar.: 16.12.22)

"Tombili Yuvaya Döndü" https://www.hurriyet.com.tr/gundem/tombili-yuvaya-dondu-42184014 (Erişim Tar.: 16.12.22)

1: Jacques Derrida (1997) Hayvanlara Karşı Suç, e-skop, 2015, https://www.e-skop.com/skopbulten/pasajlar-hayvanlara-karsi-suc/2623

2: Tom Regan(1983) Hayvan Hakları İçin Temel Argümanlar, Birikim, 2005, https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-195-temmuz-2005/2379/hayvan-haklari-icin-temel-argumanlar/5910

3: Burak Özgüner (2019) Belleksizleşirken Hayvanlar, KaosGL, https://kaosgl.org/haber/burak-ozguner-in-anisina-belleksizlesirken-hayvanlar

4: Judith Butler- Adorno Ödüllü Konuşması https://cansemercioglu.blogspot.com/2014/07/kotu-bir-hayatta-iyi-bir-hayat-surmek.html

5: Özlem Güçlü. (2020). ‘İstanbul Sokaklarında Türler Karşılaştığında: Kedi’nin Temizliği, Taşkafa’nın Hayaleti”, Ayten Alkan (der.), Şehir ve Hayvan içinde, İstanbul: Patika Kitap.

Ferdinand’ın Beyanı

 2018 yılındaki Kurban Bayramı’nda satılmak üzere bulunduğu Rize’deki pazardan kaçarak ilk önce beş metrelik duvardan atlayan, sonrasında ise dört gün boyunca yüzerek Trabzon’a ulaşan Boğa Ferdinand, daha sonra AHBAP platformu tarafından satın alınarak İzmir Kemalpaşa’daki Kurtarılmış Çiftlik Hayvanları Barınağı’na yerleştiriliyor. Takip eden yıllarda Ferdinand’ın çiftlik gönüllüsü tarafından yapılan açıklamalarla sağlığının iyi olduğunu ve hatta baba olduğunu öğreniyoruz. ‘‘Fakat Ferdinand ve onun buradaki hiçbir arkadaşı kurban olarak karşınıza çıkmayacak, onlar bizim çocuklarımız. Hayatlarının sonuna kadar burada yaşayacaklar.’’

Ferdinand’ın hikayesinde ilk odaklanmak istediğim, hayvan pazarına ilk geldiği an ve orada ne hissettiği. Onun tehlikeye ve ölüme dair hissettiklerinin çok gerçek oluşu. Gelecek tehlikeleri sezebilen ve ölüme karşı duran Ferdinand’ın bu bakışı bize hem tanıdık hem de bir o kadar uzak. İnsanlar olarak hayvanlara bakışımız çoğunlukla onların bizim gibi düşünmediği ve hissetmediği üzerine. Hayvanların acı çekmediklerine dair kibirli ve kendinden menkul bakışımız da bununla bağlantılı. Ferdinand, kendi özgürlüğü gibi bilmediği denizlere atlamış birisi, bu bir gerçek. Ve bir gerçek olarak bizimle konuşuyor. Yaşamak için duvardan atlıyor, dört gün boyunca yüzüyor; yaşamak için her şeyi göze alıp kaçıyor. Bize Ferdinand’ın kendisi ve dostlarının başına geleceklerini sezmediğini kim söyleyebilir?

Her sene kurban bayramı zamanında haberlerde, hayvan pazarlarından insanların arasına can havliyle karışıp ortalığı da karıştıran ve çoğu zaman yakalanıp canını kurtaramayan Ferdinand’ları hatırlayalım. Medya kanallarının bunları eğlenceli bir macera gibi sunduğu zamanları da unutmayalım.

Binlerce hayvanın, onlarla hiç ilgisi olmayan sebeplerle, sadece insanların kurduğu sömürü hiyerarşisinde en altta oldukları için sınırları korunaklı alanlarda kapatıldıklarını biliyoruz. Hayvan sömürüsü ve katliamı aslında sadece kurban bayramında değil, her gün her saat endüstriyel tesislerde, çiftliklerde ve deney laboratuvarlarında gerçekleşiyor. Hayvanlara dair bakışımızda kimi zaman değişen ve politikleşen düşünceler olsa da değişmeyen ve yerleşmiş sistemler de bir o kadar gerçek. Hayvanlara dair bakışımız belki de o kadar da değişmiyor. Keza bu döngü yine de kırılmıyor. Güncel örnekler olarak, Konya hayvan barınağından gelen haberleri hepimiz gözlerimizle gördük ve izledik. Çok değil bir ay önce, Bitlis’te bir köpek tarafından ısırılan çocuk kuduzdan yaşamını yitirdiği için halk arasında bütün sokak köpeklerine dair itlaf düşüncesi örgütlenmeye çalıştı. 

Hayvanlar ve insanlar arasında eşit olmayan koşullar insan tarafından kendini sürekli bize dayatıyor. Ferdinand’ın yaşama olan direnci de bu coğrafyada birkaç istisnadan biri olarak kalıyor. Bunu Ferdinand’ın tam bir kurtuluş halinde olduğunu düşünerek söyleme niyetinde değilim keza halen onun beyanı, sadece bize düşündürdükleri ile sınırlı. Kurban olmaktan kaçsa da barınakta sürdürdüğü yaşam da hayal ettiği hayat mı,  bilemiyoruz. Hayvanlara dair bakışımız da belki tam olarak böyle bir şey. Soru sormaktan vazgeçmeden belki, ama her daim onlar ‘adına’ düşünemeyeceğimizi ve onları anlayamayacağımızı bilerek, yaşam alanlarımızın bize değen kısımları kadar bilebiliyoruz. Ferdinand’ın ünü de belki buradan geliyor. Belki döngüyü kırdığı, belki her zaman o göz ardı ettiğimiz ihtimalin gerçekleşmesinde ve az bir zaman dahi olsa kurban ya da kapatılmış olmaktan çok, bir özne olarak özgürlüğüne yüzebilmesinde. 

HAYVAN/YAŞAM SERGİSİ

 28 Şubat-08 Mart 2026  Açılış: 28 Şubat Cumartesi, 15.00  arthereistanbul Hayvan/Yaşam , Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi lisans öğr...