SOS371 Hayvanlar ve Toplum
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde Özlem Güçlü tarafından yürütülen SOS371 Hayvanlar ve Toplum dersinin blog sayfasıdır. İsteyen öğrenciler ders için ürettikleri gönderi veya ödevleri blogda paylaşmaktadırlar.
10 Şubat 2026
Ayasofyanın Son Sahibi Gli
adeta hayatını buraya adamış bir kedi
var karşımızda. Bunun ne kadar
farkında olarak yaptığını bilemesek de,
internetteki fotoğraf ve videolardan
gördüğüm kadarıyla Gli’nin duruşu,
mizacı ve hareketleri bu bağlılığı bana
hissettirdi. Kendini göstermeyi seven,
özgün yüz hatlarına sahip, asil bir
kediye benziyor. Onunla birebir tanışma fırsatım olmadı; ancak bana göre Gli, şüphesiz bu
dünyada yaşamış birçok insandan daha fazla insanla tanışmış bir bireydi. Buradan gelen
deneyimi de sanki yüzüne ve bakışlarına yansımıştı.
Gli, 7 Kasım 2020 tarihinde, 16 yaşında hayatını kaybetti. Bu kadar önemli ve kendini dünya
harikalarından biri olan bu yapıyı tanıtmaya adamış biriyle tanışamamış olmak beni her ne
kadar üzse de, onun uzun, adanmış ve tatmin seviyesi yüksek bir yaşam sürdüğünü
düşünüyorum. Şüpheli ölümünü şimdilik bir kenara bırakırsak, adanmış uzun ve ünlü bir
hayatı olmuş ve umarım ki hayatına memnun bir şekilde veda etmiştir.
İnsanların forumlarda ve youtube’da yaptığı yorumları incelediğimde* çoğu insanın ona
birinin reankarnasyonu veya insanlaşmış bir kedi gibi söylemlerde bulunduğunu gördüm.
Her ne kadar bu yorumlarda onun biricikliğini insanlar onu insanlaştırarak yapmaya çalışsa
da, Gli nin bu kişileri bu denli etkilemiş ve onlara farkında olmadan her canlının biricikliğini
sadece turistik bir lokasyonda varolarak hissettirebilmiş olmasının, insan olmayanların birey
olarak görülmesi konusuyla alakalı olarak Gli nin yarattığı etkinin paha biçilemez olduğunu
düşünüyorum.
Ölümünün Şahibesine gelecek olursak. Ayasofya’nın 2020 yılında yeniden cami’ye
dönüştürülmesinin ardından Gli’nin iki ay sonra hayatını kaybetmesi, üzerinde düşünülmesi
gereken bir durumdur. Bu noktada Umwelt kavramı akla geliyor “Bir canlının dünyayı kendi
algı biçimiyle deneyimlemesi” ve bu anlamda Gli’nin yaşadığı değişimin azımsanamayacak
kadar önemli olduğunu düşünüyorum. Gli’nin uzun yıllar boyunca yaşadığı çevrenin kültürel
ve fiziksel olarak bir anda değişmesi artık çok daha fazla insanla, farklı zamanlarda sürekli
etkileşim kurmasının onu strese sokmaması düşünülemez. İnsan yaşıyla 80’li yaşlara denk
gelen bir kedinin, böyle bir değişimi kaldıramadığını düşünüyorum ki stresin hayvanlar
üzerindeki etkisinin ne kadar güçlü olduğunu biliyoruz
Her şeye rağmen Gli’nin dolu dolu ve anlamlı bir hayat yaşadığına inanıyorum. Ve insanlara
yaşattığı bunca anıyla onun bunu ne kadar umursadığını bilmesem de tanıştığı onca insanın
kalbinde unutulmayacağına eminim.
05 Şubat 2026
OVİDİUS’UN DÖNÜŞMEMİŞLERİ...
Yüzyıllardır sahnenin tam ortasına yerleştirilmiş o yüksek arkalıklı, kadife kaplı sandalyede İnsan oturuyordu. Bacaklarını üst üste atmış, elindeki kalemle önündeki boşluğa, doğaya ve tarihe hükmediyordu. Sesinde, kendi yarattığı medeniyetin sarsılmaz kibri vardı. "Ben," diyordu gür bir sesle, "Onu vahşi doğanın acımasızlığından çekip aldım. O dağ köyünden getirilen zavallı kuşa ben bir isim verdim, ben bir yuva verdim. O da bana itaat etti, beni sevdi, benim elimden yedi. Ben olmasam o bir hiçti..." Cümleleri, kendisini hikâyenin tek kahramanı, diğer tüm canlıları ise onun merhametine muhtaç figüranlar olarak konumlandıran bencil bir monologdan ibaretti.
Ancak İnsan cümlesini bitiremedi.
Anlatının dışından, tarihin derinliklerinden kopup gelen kadim ve vahşi bir rüzgâr sahneye doldu. Bu, doğanın "yeter" diyen sesiydi. İnsanın o otoriter gövdesi, kurguladığı o "sahip" kimliği, rüzgârın şiddeti karşısında kurumuş bir yaprak gibi sandalyeden söküldü. Kalemi bir yana, tacı bir yana savruldu ve İnsan, kendi yarattığı o yapay sahnenin dışına, karanlığın içine uçup gitti. Geriye sadece boş bir sandalye, uğultulu bir sessizlik ve havada asılı kalan o yarım cümleler kaldı.
Sonra, bu sessizliği sert ve ritmik kanat sesleri yırttı. Gri, şeritli, tıkız bir kütle boşluğun içinden süzülerek geldi ve insanın az önce hüküm sürdüğü o yumuşak mindere değil; sandalyenin en tepesine, o ahşap sırtlığa pençelerini geçirdi. Bu, yıllar önce o eve getirilen dağ kekliğiydi. İnsan gibi yayılarak değil, sarp bir kayalığın ucunda durur gibi dimdik, vakur ve tetikte durdu.
Başını sağa sola çevirdi; boncuk gibi parlak gözleri boşluğa değil, kendi hafızasındaki o köklü geçmişe bakıyordu. Hatırlıyordu... Bir karton kutunun içinde, dağların rüzgârından koparılıp o beton vadiye –bizim apartman dairesine– indirildiği günü hatırlıyordu. İlk günlerde duvarlara çarpışı bir hırçınlık değil, sonsuz bir gökyüzüne alışkın kanatlarının bu dar mekâna sığmayışının trajedisiydi. Ama o, pes edip solmak yerine, muazzam bir iradeyle bu yabancı coğrafyayı dönüştürmeyi seçmişti.
Gagasını hafifçe tüneğine vurdu. Hafızasında, az önce rüzgârla savrulan o "İnsan" belirdi. İnsanın sandığı gibi ona muhtaç değildi o. Aralarındaki ilişki, bir efendi-köle ilişkisi hiç olmamıştı. O, evdeki bu devasa canlıyı, yani insanı, korkulacak bir düşman listesinden çıkarmış, onu kendi yaşam alanının zararsız ve sıcak bir parçası olarak kabul etmişti. Omuzlara konması, elden yemek yemesi bir çıkar değil; türler arası bir barış antlaşması, güvenli bir ortaklıktı. O, insanla birlikte var olmayı, o dev nefesle aynı ritimde yaşamayı öğrenmişti.
Sonra başını, rüzgârın geldiği yöne, o hayali açık kapıya doğru çevirdi. Gözbebekleri küçüldü. Hikâyenin en can alıcı anı, o bahçe kapısının açıldığı andı. Önünde sonsuz bir kaçış, genetik mirasının çağırdığı o dağlar dururken, o her seferinde eşikten dönmüştü. Bu dönüş, türünün ortak bir refleksi değil, onun şahsına münhasır karakterinin, o kendine has inadının bir imzasıydı. Başka bir keklik olsa belki o rüzgâra kapılıp gider, o dağ çağrısına yenik düşerdi. Ama o, rüzgârın belirsizliğindense taşın kesinliğini seven; keşfettiği alanı bırakmayan, nevi şahsına münhasır bir karakterdi. Dışarıdaki soğuk boşluğa kanat çırpmak yerine, her köşesini adım adım tırnakladığı, kokusuyla işaretlediği bu sıcak sığınağı terk etmemeyi; buranın yerleşiği olarak kalmayı o, iradesiyle seçmişti.
Keklik, sandalyenin tepesinde tüylerini kabarttı ve başını kanadının altına gömdü. Eğer o sandalyeye konan bir atmaca, bir kedi ya da ürkek bir serçe olsaydı, bu hikâye bambaşka bir sona, bambaşka bir oluşa evrilirdi. Kâinat, her canlının kendi gözünden kurduğu, anlatılmamış binlerce ihtimalle, binlerce farklı hikâyeyle doluydu. Ama şimdilik tahtta ne insan vardı ne de başkası; sadece kendi seçimleriyle hayatta kalmış o gri, inatçı yabani dağlı vardı.
Dipnot: Çocukluğumda evimdeki yaşama ortak olan Keklik’in hikayesidir.
Sevgi ÇETİN
20231205032
14 Ocak 2026
Farklı Bir Tarih
Bilge Emir ARSLAN
20221106054
Farklı Bir Tarih
Tarih anlatıcılığında ve yazıcılığında pek çok giriş dersinde değinilen bir konu vardır: Günümüzden bakan bir araştırmacı için, zengin ve güçlü erkeklerin, güçlü ve muzaffer devletlerinin tarihleri arasında kadınların, fakirlerin, kölelerin ve ezilmişlerin tarihini bulmaya çalışmanın zorlukları. Halbuki söz konusu tarihi bilgilere detaylı ve odaklı bir çalışma ile az veya çok ama bir miktar veri edinerek bir şekilde varılabilir. Halbuki üzerine neredeyse hiç konuşulmayan daha büyük bir sorun ise insan dışında herhangi bir varlığın tarihini bulmaya çalışmaktır. İncelenmeye layık gördüğümüzde bir ağacın bin yaşında olduğunu görebilir, bir kedinin evrimsel atalarını öğrenebiliriz. Ancak, ne o ağacın bin yılda, mekândan dolayı tahmin yürütebileceğimiz büyük olaylar dışında yaşadıklarını ne de Kadıköy’de bir sokak arasında gördüğümüz, pofuduk, beyaz üzerine siyah benekli kürkü olan o kedinin, o sokağa gelişine kadarki geçmişini öğrenebiliriz.
Peki, tarih yazımı ve anlatıcılığı ya bu şekilde olmasaydı? Ya insan merkezli değil de, doğal olarak işin işleyişinin temelinde insan olduğu için yine insan yararına olacak bir yerden, canlıların her türlüsünü inceleyen bir şekilde olsaydı, nasıl olurdu? Elimizdeki soruya[1], serbest seçmeli olarak seçtiğim bu derse farklı bir alandan bir yorum getirmek amacıyla, kendi alanımdan bir hayal ile cevap vermeye çalışacağım.
İnsanlığın doğuşunda iletişim kabiliyetimizden ötürü insanın kendini dünyadaki diğer canlılardan üstün görmediği, hayvanların bize denk bir varlık olma ihtimalinin değerlendirildiği dönemde insanın, doğanın üzerinde kendini konumlandırdığı yüksek tahtı oluştururken insanların hayvanlara ilk yaklaşımının onlardan sadece faydalanmak üzerine değil de hem korkarak onları başka insan toplulukları derecesinde tehlikeli tehditler olarak görüp hem de başka insan toplulukları derecesinde potansiyel müttefikler olarak yaklaşsaydı, Jane Goodall’ın yaptığı işler gibi işler tarihin çok daha erken devirlerinde belirir; belki de Heredot’un, Thukydides’in eserlerinden veya çağdaşlarının eserlerinden o dönemdeki hayvan topluluklarının göç rotasından ziyade gerçek anlamda hareketlerini ve hatta kimi hayvan toplulukların iç işleyişini okuyabilir olurduk. Tarih yazımı bu anlamda da gelişir ve kim bilir belki de hangi sürünün hangi bölgeyi ne kadar süreli kontrol ettiğini, hayvan sürüleri arasındaki çatışmaları, siyasi tarih tarzında anlatan ve bunun da yanında sürüler arasındaki farklılıkları anlatan böylece insanın hayvanlara bakışını da daha da derinlemesine bir yere doğru ilerleten eserler okuyor olabilirdik. Tarih, farklı canlı türlerinin ilişkilerini, karşılaşmalarını ve çeşitli kırılma noktalarını da bize sunan, tarihçiyi de ekolojik izlerle, canlı davranış kalıplarıyla ve türler arası etkileşimlerin kalıntılarıyla çalışmak durumunda bırakan bir alana evrilirdi.
İnsanlığın, hayvanlara üstten değil de eşit bir mertebeden bakarak anlamlandırmaya çalıştığı bütün bu etkileşim sonucunda zamanla hayvanlarla, sömürüye izin veremeyecek kadar derin yaşamsal ve duygusal bağlar geliştirir, hayvanların da, en basitinden safari araçlarından gördüğümüz üzere, düzenli olarak gördükleri varlıklara zaman içerisinde alışabilme yetisine sahip olmaları, insanlar ve hayvan arasında daha dengeli bir hayat tarzının içinde yaşıyor olmamızı doğurabilirdi. Tarihsel süreçte gelişen bu bağ, insan zihninde bugün hayvanların sömürülmesi gereken/korunması gereken varlıklar olarak ayrışmasının önüne geçer, onların birer ‘’canlı’’ olduğu bilincini geliştirmiş olabilirdi.
Sonuç olarak insan yine de hayvanların bir kısmını düşmanlaştırıp bir kısmını faydalanacağı müttefikler haline getirecek olsa bile tarihsel anlatının, denk olarak değerlendirdiği ve anlamaya yönelik yaklaştığı hayvanlar belki de günümüzdeki sömürü düzenine maruz kalmayacaklar, daha dengeli bir yaşam içerisinde hayatımızı idame ettirirken belki de hayvanlara eşit davranmanın ödülü olarak insanlar da sömürü düzeni içerisinde yaşamayacaklardır.
[1] Hayvan-insan ilişkilerine dair anlatı insanı merkezde ve istisnai bir şekilde kuragelmeseydi anılarımız ve geçmiş deneyimlerimiz nasıl farklı olurdu?
17 Aralık 2025
Spil'in Atları
Spil'in Atları
Aliye Su Çelik
20211207017
Memleketim Manisa'da dağlarda yaşayan vahşi atlar, Yılkı Atları, beslenebilmek veya zorlu hava koşullarından kaçmak için sık sık şehir merkezine inmektedir. Hayatlarının büyük bir çoğunluğunda insanlardan uzak, dağ ortamında yaşayan bu atlar insanların yaşam biçimlerini bilmemekte ve araba trafiğine adapte olamamaktadır. Gerek meraktan gerekse sadece olası bir kazada yaşanabilecekleri fark etmemekten, trafiğin yoğun olduğu yollara uzanmayı seven bu atlar trafiği felç etmekte ve işe gitmeye çalışan insanlara ayak bağı olmaktadır, en azından haberler ellerine geçen görüntüyü şekilde aktarmakta. Oysa bu şehrin bir sahibi var mı? Dedelerimiz ve ninelerimizden önce dağlara yerleşen bu atlara ne zamandan beri bir misafir gözüyle bakılmaya başlandı? Yol kenarlarına bağlanıp bırakılan atlarla Yılkı Atlarının farkı neydi?
Yıllarca, mevsim fark etmeksizin paylaşılan at zehirleme ya da kurşunlama haberleri ister istemez düşündürüyor. Yaşama hakkını yoruma açık görenlerin bu hesabı kendilerine göre yaptığı, ve şehre inmelerinin sadece bir bahane olduğu çok açık. Peki dağdayken, insanlardan uzakken bile öldürülen bu atların kıymetini insanlar biçmeseydi nasıl olurdu? Bunun cevabını bilmek için öncelikle atların yaşam alanlarına insanların nasıl davrandığını incelemek gerekiyor. Spil'de atların yaşadığı alanlarda insanların ziyarete açık olan bölümler yıllar süren kötü muamele sonucuyla bitki örtüsünü kaybetmişti. Gördüğü her boş noktayı kendisine adanmış bir piknik yeri sanan ziyaretçilerin çıkardığı yangınlar sadece atların yaşadığı yerleri değil, dağlarda kurulu evleri bile kullanılamaz hale getirmişti. Yaşam alanlarını tümüyle kullanamayan atlar kışın beslenebilmek için şehir merkezindeki yeşil alanlara inmek zorunda kalmıştı. Çevreyi çöpe boğmaya ve havayı egzozla kirletmeye gelen arabaların ertesi gün işe aynı atlar yüzünde gecikmesini bazıları kader olarak görebilir, ben ise sebep-sonuç olduğunu düşünüyorum.
Mecbur kalmadıkça insanlara olan mesafesini koruyan bu atları şikayet ettikleri bu asfalt yollardan uzak tutan şey hiçbir zaman dökülen kurşunlar olmadı, bize ayak bağı olan şey en başında atların bize kurduğu bu mesafeyi korumamış olmamız.
Öz için Var Olmanın Tarihte (Olmayan) Yeri ve Ailem
15 Aralık 2025
Hayvanlar ve Toplum Blog2
Bir
Zamanlar Hayvanlar
20231105036
Sos371
Özge İrem ÜNAL
Babam ve annem 35 sene önce evlerinden kopup
İstanbul’a gelmiş. Bizde sık sık içlerindeki gurbeti en azından bir süreliğine
örtsün diye memleketlerine gideriz. Şu an bu yazıyı yazarken de ordayım.
Ulaşımın kısıtlı olduğu bakkalın bile olmadığı o köyde. Burada insanların
yaygın sosyal aktivitesi birbirlerini ziyaret etmek. Bizim evde köydekilerin
buluşma duraklarından en gözdesi. Yaşlı genç fark etmeksizin herkesin tüm
konuşmaları günün sonunda hayvanlara bağlanıyor. Tüm hikayelerde at, inek,
köpek var. Eskiden daha yaygın olan bir hayvancılık yaşamları olduğu için
hikayelerin sonun hayvana çıkması çok öngörülebilir. Fakat yalnızca geçim
nesnesi olmasının ötesinde hepsi hayvanlarını bir özne olarak görüyor, birey
olarak. Köpeklerinden bahsederken mesela onların bir karakteri olduğunu es
geçmeden bir dosttan bahsediyorlar. Babam köpekleri Aslan’dan bahsederken
çocuğundan bahseder gibi gururlanıyor (zaten çocuğu sayılır), kaybı için
üzülüyor. Yıllar önce amcasının köpeğinin onu ısırmasından bahsederken bile “Acaba
neden rahatsız ettim de korkup saldırdı?” diyor. İyi kötü olsun anılar onlardan
bahsederken hep iyi bahsediyor. 17 Yaşlarındayken babamın yengesi ona bir tavuk
uzatıyor kesmesini bekliyor (bilemiyorum bir çeşit erkekliğe geçiş ritüeli
olarak da okunabilir) artık büyüdüğü için kesebileceğini, kıyabileceğini
düşünüyor. Babam kesmiyor, kesemiyor. Bu anıyı anlatırken “Ben onun nasıl
canını yakabilirdim ki? ” diyor. Sözde erkekliğinin zedeleneceğini bilerek
belki insanların onun korkusu ile dalga geçeceğini tahmin ederek ona kıymıyor. Kendini
düşünen insanı merkez alan bir anlatı kurmak isteseydi kurardı, yaşıtlarının
çoğu gibi ama kurmamayı seçti. O günden bugüne (55 yaşında şu an) hiçbir zaman
anlatılara kapılarak kendini var etmek için bir canlıya kıymamıştır. Hayvana
olan saygısı tüm canlıları bugün beni de kapsamaktadır. Gençken şehre inmek
için bahsettiği atı da ölen inekleri de babamın hikâyelerinde bir dosttur. Tabi
ki köy ve hayvan ilişkisi yalnızca babamdan ibaret değil. İnekleri, bol
gezintili tavukları, evlerini koruyan köpekleri işlerine yaramayı bıraktığında
örneğin hastalandığında gözden çıkarırlar, bir çeşit ölüme terk etme pratiği
sergilerler. Fayda ile ilişkilenen bağlar fayda ortadan kalktığında bir çırpıda
yok edilmeye açık hale gelir. Köy hayatında insanı merkeze alan bu anlatı
genellikle din ile temellendiriyor. “ Biz onu yiyelim diye yaratıldı, insan tüm
canlılardan en önemli olan.” Gibi sık sık duyacağınız sözler yaptıklarını
meşrulaştırmak içlerini rahatlatmak için bir seçenek. Tüm bu seçeneklerin
içinde babamın tutumu da sözleri de bir seçenek. Hayat seçeneklerle dolu ve
seçimlerimizle şekilleniyor. Yalnızca kendi faydamızı düşünerek yaptığımız her
seçim bir şiddeti doğuruyor. Hayvanla başlayan bu anlatı ilerledikçe insana da
değiyor. İnsan, faydası olmayan herkesi gözden çıkarmaya başlıyor. Kendi
varoluşunu yok etmek üzerinden kurmanın ötesine geçip tüm canlıların birlikte
var olduğunu herhangi birinin diğerinden üstün olmadığını var olma hakkı
olduğunu her gün kendimize hatırlatmalıyız. Seçimlerimizin yalnızca kendi
hayatımızla ilgili olmadığını hatırlamalıyız. Bugün İstanbul’un köpekleri,
yarın babamın inekleri, bir gün biz hepimiz bu şiddetin
seçenekleriyiz. Birlikte direnmek birlikte var olmak bir seçenek değil,
zorunluluk.
14 Aralık 2025
MİNNOŞ
(BLOG ÖDEVİ İKİ)
AD: Emine Afra
SOYAD: SARI
BÖLÜM: Sosyoloji
NUMARA: 20231105073
DERS KODU: SOS371
DERS ADI: Hayvanlar ve Toplum
Benim anlatım, benim anılarımda son derece kıymetli bir yeri olan Minnoş ,bir diğer adıyla Güneş olan güzel dostum, minik sarışın oğlum üzerine olacak. Minnoş’um, insanların adaletsiz ve etik dışı uygulamalarının odağı olmuş ve eşit gözetilme ilkesinin büyük ihlalleri ile katledilmiştir. Onun hikâyesini burada yaşatmayı ve ölümünün bir siliklik içerisinde kaybolmamasını sağlamayı umuyorum.
Minnoşla hikâyemiz, 2013 yazında o daha minik bir bebekken onu bulmam ile başladı. Bahçede, yaşça büyük bir hanımefendi tarafından elime verilen Minnoş, bir anda ailemizin sevgi dolu bir üyesi olmuştu. Kendi biricik umwelti öylesine özeldi ki, o benim sırdaşımdı. Ağladığımda, sevindiğimde, korktuğumda ona gidiyordum. Öylesine güzel paylaşıyordu ki benimle duygularımı, hissettiğini hissedebiliyordum. Bakışları, davranışları çok özeldi. Çok akıllıydı bir kere, bence dostluğumuzdaki en zeki kişi oydu. Ayrıca gezmeyi, etrafı görmeyi ve kendine özel bir zaman dilimine de sahip olmayı çok severdi. Sürekli günün aynı saatinde kapıya gider, kendine özgü sesi ile kapıyı açmamızı ister ve dışarı çıkıp birkaç saat dolaşıp geri gelir bizimle vakit geçirirdi. Fakat olan her şey onun biricik dünyasına ve direkt olarak bedenine tahammül edemeyen insanlar yüzünden oldu. Antroposentrik insan, tüm varlığı ile dünyayı kendi çerçevesi içerisinde gördüğü için Minnoş’u bir artık olarak, insan-dışılığı içerisinde rahatsız edici bir “nesne” olarak görüyordu. Minnoş’u eve kapatmamızı istiyordu komşularımız fakat biz Minnoş’un özel alanına, bireysel isteklerine saygı duyduğumuz için bunu reddediyorduk. Bir gün Minnoş gezmeye gitti ve asla geri gelmedi…tüm mahallelerde aradık, sorduk ve herkes görülmediğini söyledi. Aylar içerisinde umudumuz yitti ve Minnoş’un öldüğünü düşündük. Aradan 2 sene geçti ve evden birkaç kilometre ileride bir marketin önünde öylesine tesadüfi bir şekilde denk geldik ki Minnoş’a, görünce bizi hemen tanıdı. Unutmamıştı. Koşarak yanımıza geldi. Ağlayarak kucakladık onu ve eve aldık, artık başka bir evdeydik, taşınmıştık. Minnoş bizi unutmamıştı biz de onu ama o aynı Minnoş değildi. Çok zayıftı, her yerinde yaralar, boynunda kesikler vardı ve algıları zayıflamıştı. Ayrıca tuvaletini artık altına kaçırıyor tutamıyordu. Hastalıklarla gelmişti bize, gözlerindeki yaşam parıltısı sönmüştü adeta. Neler olduğunu öğrenmek istedik ve araştırdık, öğrendik de. Minnoş’u sevmeyen komşularımız bir gün yine evden gezmeye çıktığında onu kaçırmış ve boş bir mahalleye atıp gitmişlerdi. Orada boynuna demir teller bağlanıp sürüklenmiş, dayak yemiş, aç kalmıştı…Market sahibi onu kurtarmış kendi kapısında bakmaya başlamıştı. Fakat veterinere gitmemiş tedavi hiçbir şekilde edilmemişti. Biz onu bulduğumuzda da her şey için çok geç olmuştu. Ağır bir depresyondaydı Minnoş, tüm organları iflas etmişti. Biz onu yeniden bulduktan birkaç hafta sonra Minnoş’um hayata gözlerini sonsuza dek yumdu. Güzel yeleli, sarışın, biricik Minnoş’um artık yoktu. Onu gömdük ve mezar taşına “Ailemizin Güneş’i” yazdık. Bu bizim için bir yıkımdı. Minnoş, sırf insan-dışı olduğu için ast konumuna atılmış ve hayatı kıymetsizce kontrol edilebilir bir alanmışçasına elinden alınmıştı. Eğer bu düzen, bu kurgu böyle olmasaydı ve biz bir canlıyı oltanın ucunda hayal ettiğimizde dehşete düşmek için sadece insan olduğunu düşünmek gerekmediğini en başından beri kabul etseydik Minnoş böyle acımasızca katledilmeyecekti. Bir insana karşı bir hayvanın yaşamı tercih edilme kaidesi güdülmeyecek ve dostum belki de olması gerektiği gibi sağlıklı bir şekilde yaşı geldiğinde bu hayata gözlerini yumacaktı. Fakat böyle olmadı, kurgu tepetaklak değildi.
Hayvan dönemeci içerisinde tepetaklak bir kurguya ihtiyaç var. Dilerim Minnoşlar ölmez, her birey her canlı “biri” olarak hak ettiği saygıyı ve eşitliği görür. Çünkü onlar hiç sayılabilecek, anlatılar içerisinde yok olabilecek kayıp göndergeler değil ortak yaşam alanı içerisinde birlikte oluşla gözetilmesi gereken canlılardır.
“Ahlaki açıdan, her birimiz eşitiz, çünkü her birimiz eşit derecede biriyiz; bir şey değil, her birimiz bir yaşam öznesiyiz, öznesiz bir yaşam değil.” (Regan, 2007:80)
Minnoş’a sevgilerimle,
seni çok seviyoruz ve asla unutmayacağız…
KAYNAKÇA
Hayvan Haklarına Giriş “Çocuğunuz mu Köpeğiniz mi?”, Gary L. FRANCIONE, 2022
Şaki’nin Öğrettikleri: Anlamlar, Sınırlar, Dünyalar, Eylül Tuğçe ALNIAÇIK, 2022
Toplumu Yeniden Düşünmek: Hayvanların Sosyolojideki Konumu, Eylül Tuğçe ALNIAÇIK, 2021
Çoklu Türler Etnografisi: Yüz Yüze Bir Araştırma İmkânı Üzerine Düşünceler, Ezgi BURGAN, 2017
Hayvan Hakları, Brigid Brophy, 2024
Türkiye’de Vegan Sanat, Özlem GÖK, 2019
16 Kasım 2025
Sessiz Yol Arkadaşım
Bazı yolculuklar vardır; gitmek istemezsin ama yine de kendini yolda bulursun. Zorunlulukla kabul arasında, içsel bir direnç taşırsın. Vücudun ilerler ama ruhun geride kalır; ayakların yürür ama aklın hâlâ olduğun yerdedir. O gün de öyleydi. Şehrin içinden geçen dolmuşun koltuğunda, kendi isteğimle değil, mecburiyetin yönlendirmesiyle oturuyordum. İçimde görünmez bir ağırlık; nereye gittiğimden çok, neden gittiğimi sorgulayan bir hâl vardı. Camdan dışarı bakarken düşüncelerimin içinde kayıyordum. Şehrin karmaşası dışarıda, karmaşanın daha sessiz ama daha derin olanı içimde.
Derken dolmuş durdu. İçeri hızlıca bir karton kutu girdi; kutuyu taşıyan bir el… ama gözlerim elden çok kutunun titremesine takıldı. Küçücük bir kutu. İçinde kıpırdanma; bir kuştu bu. Evet, minicik karton bir kutuya sıkıştırılmış koca bir canlılık. Uçması gereken, gökyüzüyle tamamlanan bir varlık…
O an içimde bir sarsıntı hissettim. Bir canlıyı nesne gibi, sessizce taşınan bir paket gibi görmek… Sinir, şaşkınlık ve tuhaf ama tanıdık bir tedirginlik aynı anda yükseldi. “Bir kuşun kutuda ne işi var?” diye düşündüm. Kuş dediğin gökyüzüyle var olur; kanatlarının anlamı uçmakla tamamlanır. O ise şimdi karton bir duvarın arkasında, nefes almanın bile sınırlı olduğu bir alanda sıkışmıştı.
Kuş, panik içinde çırpınıyordu. Minik gagasıyla kutunun kenarlarını delmeye çalışıyor, nefes nefese… Özgürlüğün ne kadar doğal bir ihtiyaç olduğunu o an bir kez daha anladım. Bir canlının içgüdüsel çırpınışını izlerken, kendi içimde de bir yerler kanıyordu. Çünkü kuş artık sadece bir kuş değildi; ben de o kutunun içindeydim sanki.
Kuşun çırpınışını izlerken düşündüm: İnsanlar çoğu zaman hayvanların ne hissettiğini anlamaya çabalamaz. Hayvanların özgürlüğünü konuşuruz, ama özgürlüğü bile “insani” bir tanıma hapsederiz. Kuşlar gökyüzünde süzülmek ister, biz onları kutulara koyarız. Kediler sokaklarda dolaşmak ister, biz onları dört duvara hapsederiz. Balıklar yüzmek ister, biz onları cam tanklara kapatırız.
Peki insanın özgürlüğü nedir?
Bir kuşu kutuya hapsetmek… gerçekten bizim özgürlüğümüz müdür?
Bir süre sonra kuş durdu. Sessizleşti. Belki yoruldu, belki umudunu kesti, belki de durumun değişmeyeceğini fark etti. Bilmiyorum. Dolmuş ilerlerken, kuşun sessizliği içimi en çok acıtan şey oldu. Çırpınmaktan vazgeçmesi, benim yolculuğumdaki gönülsüzlüğe dokundu.
Kuş kutusunda susuyordu; ben ise zihnimde aynı çırpınışı sürdürüyor, yoruluyordum. Ve fark ettim: aslında düşünmeyi bırakmak, çırpınmayı bırakmak kadar ürkütücüydü.
Belki hepimiz bir yerlerde kendi görünmez kutularımızı taşıyoruz. Kimi zaman içindeyiz, kimi zaman elimizde. Bazen kurtarmaya çalışıyoruz birini, bazen bakıp duruyoruz sadece. Ne zaman vazgeçiyoruz çırpınmaktan? O an özgürlüğü mü kaybediyoruz, yoksa çoktan kaybettiğimiz bir şeyi mi fark ediyoruz?
O gün, şehir kalabalığının ortasında küçücük bir kutuda çırpınan bir kuş bana tekrar hatırlattı:
Özgürlüğü en çok konuşan varlık biziz; ama çoğu zaman onun anlamını en az yaşayan da yine biz oluyoruz.
Bazı yolculuklar vardır; varılacak yerden çok, yolda karşımıza çıkan küçük kutularla bizi büyüten.
(Bu satırlar da tıpkı zihnim gibi karmakarışık.)
Ayasofyanın Son Sahibi Gli
Ayasofya’yı kendine yuva edinmiş ve adeta hayatını buraya adamış bir kedi var karşımızda. Bunun ne kadar farkında olarak yaptığını bilem...
-
Çok iyi hatırlıyorum, bu yaz arkadaşlarımla bir parkta oturmuş piknik yapıyorduk. Ve sohbet esnasında bir anda arkadaşım okuldaki vega...
-
AD: Emine Afra SOYAD: SARI TARİH: 10.12.2025 DERS KODU: SOS371 DERS ADI: Hayvanlar ve Toplum MONTİ (BOMONTİ KAMPÜSÜMÜZÜN KÖPEĞİ) Monti , ...
-
Kuşlarla Paralel Bir Hayat Kuşlar, görünürlükleri ve sesleriyle insan algısına hitap eden türlerden biridir. İnsanlar, kuşları estetik v...

