14 Ocak 2026

Farklı Bir Tarih

Bilge Emir ARSLAN

20221106054

 

Farklı Bir Tarih

Tarih anlatıcılığında ve yazıcılığında pek çok giriş dersinde değinilen bir konu vardır: Günümüzden bakan bir araştırmacı için, zengin ve güçlü erkeklerin, güçlü ve muzaffer devletlerinin tarihleri arasında kadınların, fakirlerin, kölelerin ve ezilmişlerin tarihini bulmaya çalışmanın zorlukları. Halbuki söz konusu tarihi bilgilere detaylı ve odaklı bir çalışma ile az veya çok ama bir miktar veri edinerek bir şekilde varılabilir. Halbuki üzerine neredeyse hiç konuşulmayan daha büyük bir sorun ise insan dışında herhangi bir varlığın tarihini bulmaya çalışmaktır. İncelenmeye layık gördüğümüzde bir ağacın bin yaşında olduğunu görebilir, bir kedinin evrimsel atalarını öğrenebiliriz. Ancak, ne o ağacın bin yılda, mekândan dolayı tahmin yürütebileceğimiz büyük olaylar dışında yaşadıklarını ne de Kadıköy’de bir sokak arasında gördüğümüz, pofuduk, beyaz üzerine siyah benekli kürkü olan o kedinin, o sokağa gelişine kadarki geçmişini öğrenebiliriz. 

Peki, tarih yazımı ve anlatıcılığı ya bu şekilde olmasaydı? Ya insan merkezli değil de, doğal olarak işin işleyişinin temelinde insan olduğu için yine insan yararına olacak bir yerden, canlıların her türlüsünü inceleyen bir şekilde olsaydı, nasıl olurdu? Elimizdeki soruya[1], serbest seçmeli olarak seçtiğim bu derse farklı bir alandan bir yorum getirmek amacıyla, kendi alanımdan bir hayal ile cevap vermeye çalışacağım.

İnsanlığın doğuşunda iletişim kabiliyetimizden ötürü insanın kendini dünyadaki diğer canlılardan üstün görmediği, hayvanların bize denk bir varlık olma ihtimalinin değerlendirildiği dönemde insanın, doğanın üzerinde kendini konumlandırdığı yüksek tahtı oluştururken insanların hayvanlara ilk yaklaşımının onlardan sadece faydalanmak üzerine değil de hem korkarak onları başka insan toplulukları derecesinde tehlikeli tehditler olarak görüp hem de başka insan toplulukları derecesinde potansiyel müttefikler olarak yaklaşsaydı, Jane Goodall’ın yaptığı işler gibi işler tarihin çok daha erken devirlerinde belirir; belki de Heredot’un, Thukydides’in eserlerinden veya çağdaşlarının eserlerinden o dönemdeki hayvan topluluklarının göç rotasından ziyade gerçek anlamda hareketlerini ve hatta kimi hayvan toplulukların iç işleyişini okuyabilir olurduk. Tarih yazımı bu anlamda da gelişir ve kim bilir belki de hangi sürünün hangi bölgeyi ne kadar süreli kontrol ettiğini, hayvan sürüleri arasındaki çatışmaları, siyasi tarih tarzında anlatan ve bunun da yanında sürüler arasındaki farklılıkları anlatan böylece insanın hayvanlara bakışını da daha da derinlemesine bir yere doğru ilerleten eserler okuyor olabilirdik. Tarih, farklı canlı türlerinin ilişkilerini, karşılaşmalarını ve çeşitli kırılma noktalarını da bize sunan, tarihçiyi de ekolojik izlerle, canlı davranış kalıplarıyla ve türler arası etkileşimlerin kalıntılarıyla çalışmak durumunda bırakan bir alana evrilirdi. 

İnsanlığın, hayvanlara üstten değil de eşit bir mertebeden bakarak anlamlandırmaya çalıştığı bütün bu etkileşim sonucunda zamanla hayvanlarla, sömürüye izin veremeyecek kadar derin yaşamsal ve duygusal bağlar geliştirir, hayvanların da, en basitinden safari araçlarından gördüğümüz üzere, düzenli olarak gördükleri varlıklara zaman içerisinde alışabilme yetisine sahip olmaları, insanlar ve hayvan arasında daha dengeli bir hayat tarzının içinde yaşıyor olmamızı doğurabilirdi. Tarihsel süreçte gelişen bu bağ, insan zihninde bugün hayvanların sömürülmesi gereken/korunması gereken varlıklar olarak ayrışmasının önüne geçer, onların birer ‘’canlı’’ olduğu bilincini geliştirmiş olabilirdi. 

Sonuç olarak insan yine de hayvanların bir kısmını düşmanlaştırıp bir kısmını faydalanacağı müttefikler haline getirecek olsa bile tarihsel anlatının, denk olarak değerlendirdiği ve anlamaya yönelik yaklaştığı hayvanlar belki de günümüzdeki sömürü düzenine maruz kalmayacaklar, daha dengeli bir yaşam içerisinde hayatımızı idame ettirirken belki de hayvanlara eşit davranmanın ödülü olarak insanlar da sömürü düzeni içerisinde yaşamayacaklardır.



[1] Hayvan-insan ilişkilerine dair anlatı insanı merkezde ve istisnai bir şekilde kuragelmeseydi anılarımız ve geçmiş deneyimlerimiz nasıl farklı olurdu?

17 Aralık 2025

Spil'in Atları

 Spil'in Atları

Aliye Su Çelik

20211207017

Memleketim Manisa'da dağlarda yaşayan vahşi atlar, Yılkı Atları, beslenebilmek veya zorlu hava koşullarından kaçmak için sık sık şehir merkezine inmektedir. Hayatlarının büyük bir çoğunluğunda insanlardan uzak, dağ ortamında yaşayan bu atlar insanların yaşam biçimlerini bilmemekte ve araba trafiğine adapte olamamaktadır. Gerek meraktan gerekse sadece olası bir kazada yaşanabilecekleri fark etmemekten, trafiğin yoğun olduğu yollara uzanmayı seven bu atlar trafiği felç etmekte ve işe gitmeye çalışan insanlara ayak bağı olmaktadır, en azından haberler ellerine geçen görüntüyü şekilde aktarmakta. Oysa bu şehrin bir sahibi var mı? Dedelerimiz ve ninelerimizden önce dağlara yerleşen bu atlara ne zamandan beri bir misafir gözüyle bakılmaya başlandı? Yol kenarlarına bağlanıp bırakılan atlarla Yılkı Atlarının farkı neydi? 

Yıllarca, mevsim fark etmeksizin paylaşılan at zehirleme ya da kurşunlama haberleri ister istemez düşündürüyor. Yaşama hakkını yoruma açık görenlerin bu hesabı kendilerine göre yaptığı, ve şehre inmelerinin sadece bir bahane olduğu çok açık. Peki dağdayken, insanlardan uzakken bile öldürülen bu atların kıymetini insanlar biçmeseydi nasıl olurdu? Bunun cevabını bilmek için öncelikle atların yaşam alanlarına insanların nasıl davrandığını incelemek gerekiyor. Spil'de atların yaşadığı alanlarda insanların ziyarete açık olan bölümler yıllar süren kötü muamele sonucuyla bitki örtüsünü kaybetmişti. Gördüğü her boş noktayı kendisine adanmış bir piknik yeri sanan ziyaretçilerin çıkardığı yangınlar sadece atların yaşadığı yerleri değil, dağlarda kurulu evleri bile kullanılamaz hale getirmişti. Yaşam alanlarını tümüyle kullanamayan atlar kışın beslenebilmek için şehir merkezindeki yeşil alanlara inmek zorunda kalmıştı. Çevreyi çöpe boğmaya ve havayı egzozla kirletmeye gelen arabaların ertesi gün işe aynı atlar yüzünde gecikmesini bazıları kader olarak görebilir, ben ise sebep-sonuç olduğunu düşünüyorum. 

Mecbur kalmadıkça insanlara olan mesafesini koruyan bu atları şikayet ettikleri bu asfalt yollardan uzak tutan şey hiçbir zaman dökülen kurşunlar olmadı, bize ayak bağı olan şey en başında atların bize kurduğu bu mesafeyi korumamış olmamız. 

Öz için Var Olmanın Tarihte (Olmayan) Yeri ve Ailem

0241601008 
Mert Korhan 
SOS371-Hayvanlar ve Toplum 
17.12.2025 

Öz için Var Olmanın Tarihte (Olmayan) Yeri ve Ailem 


Dindar bir ailem var ve onlara göre dünyadaki her şey, insan için yaratılmış. Bu konu özellikle küçük kardeşlerim hayvan yemek istemediğinde konuşuluyor. Ebeveynlerime göre hayvan yemek canice değil çünkü onlar, insanlara fayda sağlamak için var. Kardeşlerime göre ise et yemek mide bulandırıcı. Ebeveynlerim bu duruma kızar çünkü onlara göre bu, tanrının bize sunduğunu beğenmemektir. Tanrının nimetleri için şükran duymalı ve onu kendimize yasaklamamalıyız. 
  Tarih boyunca insanlar, diğer türlere karşı üstünlük kurmak istemiş ve tarihi de bunu kanıtlayacak şekilde yazmışlardır. Kendileri için hayvanları öldürüp derilerini kullanmış, etlerini yemişlerdir. Ağır işlerini onları kullanarak tamamlamışlardır. Onlara tecavüz edip sütlerini kullanmış, sirklerde eğlence aracına dönüştürmüş, kafalarını ve postlarını evlerde dekorasyon malzemesi olarak kullanmışlardır. Bunun sorgulanmadan süregelmesindeki en büyük etken, durumun ve eylemlerin meşrulaştırılmasıdır; tarihi anlatılarda, olması gerekenin bu olduğu kabul edilmiş ve nesillerce bu öğretilmiştir. Hayvanların sömürüsü, normal hale gelmiştir. 
  Eğer tarih, insanı merkeze almasaydı ve onun egosunu yüceltmek amacıyla yazılmasaydı, savaştan değil yulaftan başlasaydı, o zaman da durum bu olur muydu? Eril insanmerkezci anlatımın dışına çıktığımızda hikayenin yönü tamamen değişiyor. Fotoğraf karesine birden insan dışındaki hayvanların hayatları ve bitkilerin geçtiği yollar giriyor. Ebeveynlerimin inandığı inanç, doğanın insandan, insanın doğadan ayrı ve üstün olmadığını anlatmaya başlıyor. İnsan elinden çıkmış anlatıların üstünü örttüğü ilahi sözler tekrar okunmaya başlıyor ve kibrin, insanın en büyük düşmanı olması konusu, sadece insan ve insan arasında değil insan ve kainat arasında bir mesele olarak asıl anlamına kavuşuyor. Öz düşüncelerinden değil, inandıkları inancın öğrettiğini düşündükleri davranış ve kabul edişlerden gelen bu türcülüğün yerini vicdan alıyor. 
  Belki hayvan yemek, evrim ve ‘doğanın kanunu’ bahane edilerek devam ederdi, azalsa bile İslam’daki kurban inancıyla ve diğer inançlardaki benzer ritüellerle sembolik olarak uygulanırdı. Yine de tarih anlatıcılığı tüm türleri kapsasaydı anlatılan tarihin hikayelere, konuşmalara ve öğütlere dönüşmesi yoluyla insanların düşünce ve zihin yapısının temelleri şu ankinden pek daha az vahşi olurdu.

15 Aralık 2025

Hayvanlar ve Toplum Blog2

Bir Zamanlar Hayvanlar

                                                                                                                                                                  20231105036

                                                                                                                                Sos371

                                                                                                                          Özge İrem ÜNAL

Babam ve annem 35 sene önce evlerinden kopup İstanbul’a gelmiş. Bizde sık sık içlerindeki gurbeti en azından bir süreliğine örtsün diye memleketlerine gideriz. Şu an bu yazıyı yazarken de ordayım. Ulaşımın kısıtlı olduğu bakkalın bile olmadığı o köyde. Burada insanların yaygın sosyal aktivitesi birbirlerini ziyaret etmek. Bizim evde köydekilerin buluşma duraklarından en gözdesi. Yaşlı genç fark etmeksizin herkesin tüm konuşmaları günün sonunda hayvanlara bağlanıyor. Tüm hikayelerde at, inek, köpek var. Eskiden daha yaygın olan bir hayvancılık yaşamları olduğu için hikayelerin sonun hayvana çıkması çok öngörülebilir. Fakat yalnızca geçim nesnesi olmasının ötesinde hepsi hayvanlarını bir özne olarak görüyor, birey olarak. Köpeklerinden bahsederken mesela onların bir karakteri olduğunu es geçmeden bir dosttan bahsediyorlar. Babam köpekleri Aslan’dan bahsederken çocuğundan bahseder gibi gururlanıyor (zaten çocuğu sayılır), kaybı için üzülüyor. Yıllar önce amcasının köpeğinin onu ısırmasından bahsederken bile “Acaba neden rahatsız ettim de korkup saldırdı?” diyor. İyi kötü olsun anılar onlardan bahsederken hep iyi bahsediyor. 17 Yaşlarındayken babamın yengesi ona bir tavuk uzatıyor kesmesini bekliyor (bilemiyorum bir çeşit erkekliğe geçiş ritüeli olarak da okunabilir) artık büyüdüğü için kesebileceğini, kıyabileceğini düşünüyor. Babam kesmiyor, kesemiyor. Bu anıyı anlatırken “Ben onun nasıl canını yakabilirdim ki? ” diyor. Sözde erkekliğinin zedeleneceğini bilerek belki insanların onun korkusu ile dalga geçeceğini tahmin ederek ona kıymıyor. Kendini düşünen insanı merkez alan bir anlatı kurmak isteseydi kurardı, yaşıtlarının çoğu gibi ama kurmamayı seçti. O günden bugüne (55 yaşında şu an) hiçbir zaman anlatılara kapılarak kendini var etmek için bir canlıya kıymamıştır. Hayvana olan saygısı tüm canlıları bugün beni de kapsamaktadır. Gençken şehre inmek için bahsettiği atı da ölen inekleri de babamın hikâyelerinde bir dosttur. Tabi ki köy ve hayvan ilişkisi yalnızca babamdan ibaret değil. İnekleri, bol gezintili tavukları, evlerini koruyan köpekleri işlerine yaramayı bıraktığında örneğin hastalandığında gözden çıkarırlar, bir çeşit ölüme terk etme pratiği sergilerler. Fayda ile ilişkilenen bağlar fayda ortadan kalktığında bir çırpıda yok edilmeye açık hale gelir. Köy hayatında insanı merkeze alan bu anlatı genellikle din ile temellendiriyor. “ Biz onu yiyelim diye yaratıldı, insan tüm canlılardan en önemli olan.” Gibi sık sık duyacağınız sözler yaptıklarını meşrulaştırmak içlerini rahatlatmak için bir seçenek. Tüm bu seçeneklerin içinde babamın tutumu da sözleri de bir seçenek. Hayat seçeneklerle dolu ve seçimlerimizle şekilleniyor. Yalnızca kendi faydamızı düşünerek yaptığımız her seçim bir şiddeti doğuruyor. Hayvanla başlayan bu anlatı ilerledikçe insana da değiyor. İnsan, faydası olmayan herkesi gözden çıkarmaya başlıyor. Kendi varoluşunu yok etmek üzerinden kurmanın ötesine geçip tüm canlıların birlikte var olduğunu herhangi birinin diğerinden üstün olmadığını var olma hakkı olduğunu her gün kendimize hatırlatmalıyız. Seçimlerimizin yalnızca kendi hayatımızla ilgili olmadığını hatırlamalıyız. Bugün İstanbul’un köpekleri, yarın babamın inekleri, bir gün biz hepimiz bu şiddetin seçenekleriyiz. Birlikte direnmek birlikte var olmak bir seçenek değil, zorunluluk.




14 Aralık 2025

 


MİNNOŞ 

(BLOG ÖDEVİ İKİ)

AD: Emine Afra 

SOYAD: SARI

BÖLÜM: Sosyoloji

NUMARA: 20231105073

DERS KODU: SOS371

DERS ADI: Hayvanlar ve Toplum

 

Benim anlatım, benim anılarımda son derece kıymetli bir yeri olan Minnoş ,bir diğer adıyla Güneş olan güzel dostum, minik sarışın oğlum üzerine olacak. Minnoş’um, insanların adaletsiz ve etik dışı uygulamalarının odağı olmuş ve eşit gözetilme ilkesinin büyük ihlalleri ile katledilmiştir. Onun hikâyesini burada yaşatmayı ve ölümünün bir siliklik içerisinde kaybolmamasını sağlamayı umuyorum. 

        Minnoşla hikâyemiz, 2013 yazında daha minik bir bebekken onu bulmam ile başladı. Bahçedeyaşça büyük bir hanımefendi tarafından elime verilen Minnoş, bir anda ailemizin sevgi dolu bir üyesi olmuştu. Kendi biricik umwelti öylesine özeldi ki, o benim sırdaşımdı. Ağladığımda, sevindiğimde, korktuğumda ona gidiyordum. Öylesine güzel paylaşıyordu ki benimle duygularımı, hissettiğini hissedebiliyordum. Bakışları, davranışları çok özeldi. Çok akıllıydı bir kere, bence dostluğumuzdaki en zeki kişi oydu. Ayrıca gezmeyi, etrafı görmeyi ve kendine özel bir zaman dilimine de sahip olmayı çok severdi. Sürekli günün aynı saatinde kapıya gider, kendine özgü sesi ile kapıyı açmamızı ister ve dışarı çıkıp birkaç saat dolaşıp geri gelir bizimle vakit geçirirdi. Fakat olan her şey onun biricik dünyasına ve direkt olarak bedenine tahammül edemeyen insanlar yüzünden oldu. Antroposentrik insan, tüm varlığı ile dünyayı kendi çerçevesi içerisinde gördüğü için Minnoş’u bir artık olarak, insan-dışılığı içerisinde rahatsız edici bir “nesne” olarak görüyordu. Minnoş’u eve kapatmamızı istiyordu komşularımız fakat biz Minnoş’un özel alanına, bireysel isteklerine saygı duyduğumuz için bunu reddediyorduk. Bir gün Minnoş gezmeye gitti ve asla geri gelmedi…tüm mahallelerde aradık, sorduk ve herkes görülmediğini söyledi. Aylar içerisinde umudumuz yitti ve Minnoş’un öldüğünü düşündük. Aradan 2 sene geçti ve evden birkaç kilometre ileride bir marketin önünde öylesine tesadüfi bir şekilde denk geldik ki Minnoş’a, görünce bizi hemen tanıdı. Unutmamıştı. Koşarak yanımıza geldi. Ağlayarak kucakladık onu ve eve aldık, artık başka bir evdeydik, taşınmıştık. Minnoş bizi unutmamıştı biz de onu ama o aynı Minnoş değildi. Çok zayıftı, her yerinde yaralar, boynunda kesikler vardı ve algıları zayıflamıştı. Ayrıca tuvaletini artık altına kaçırıyor tutamıyordu. Hastalıklarla gelmişti bize, gözlerindeki yaşam parıltısı sönmüştü adeta. Neler olduğunu öğrenmek istedik ve araştırdık, öğrendik de. Minnoş’u sevmeyen komşularımız bir gün yine evden gezmeye çıktığında onu kaçırmış ve boş bir mahalleye atıp gitmişlerdi. Orada boynuna demir teller bağlanıp sürüklenmiş, dayak yemiş, aç kalmışMarket sahibi onu kurtarmış kendi kapısında bakmaya başlamışFakat veterinere gitmemiş tedavi hiçbir şekilde edilmemişti. Biz onu bulduğumuzda da her şey için çok geç olmuştu. Ağır bir depresyondaydı Minnoş, tüm organları iflas etmişti. Biz onu yeniden bulduktan birkaç hafta sonra Minnoş’um hayata gözlerini sonsuza dek yumdu. Güzel yeleli, sarışın, biricik Minnoş’um artık yoktu. Onu gömdük ve mezar taşına “Ailemizin Güneş’i” yazdık. Bu bizim için bir yıkımdı. Minnoş, sırf insan-dışı olduğu için ast konumuna atılmış ve hayatı kıymetsizce kontrol edilebilir bir alanmışçasına elinden alınmıştı. Eğer bu düzen, bu kurgu böyle olmasaydı ve biz bir canlıyı oltanın ucunda hayal ettiğimizde dehşete düşmek için sadece insan olduğunu düşünmek gerekmediğini en başından beri kabul etseydik Minnoş böyle acımasızca katledilmeyecekti. Bir insana karşı bir hayvanın yaşamı tercih edilme kaidesi güdülmeyecek ve dostum belki de olması gerektiği gibi sağlıklı bir şekilde yaşı geldiğinde bu hayata gözlerini yumacaktı. Fakat böyle olmadı, kurgu tepetaklak değildi. 

Hayvan dönemeci içerisinde tepetaklak bir kurguya ihtiyaç var. Dilerim Minnoşlar ölmez, her birey her canlı “biri” olarak hak ettiği saygıyı ve eşitliği görür. Çünkü onlar hiç sayılabilecek, anlatılar içerisinde yok olabilecek kayıp göndergeler değil ortak yaşam alanı içerisinde birlikte oluşla gözetilmesi gereken canlılardır. 

“Ahlaki açıdan, her birimiz eşitiz, çünkü her birimiz eşit derecede biriyiz; bir şey değil, her birimiz bir yaşam öznesiyiz, öznesiz bir yaşam değil.” (Regan2007:80)

 

Minnoş’a sevgilerimle, 

seni çok seviyoruz ve asla unutmayacağız…

 

KAYNAKÇA

 

Hayvan Haklarına Giriş “Çocuğunuz mu Köpeğiniz mi?”, Gary L. FRANCIONE, 2022

Şaki’nin Öğrettikleri: Anlamlar, Sınırlar, Dünyalar, Eylül Tuğçe ALNIAÇIK, 2022

Toplumu Yeniden Düşünmek: Hayvanların Sosyolojideki Konumu, Eylül Tuğçe ALNIAÇIK, 2021

Çoklu Türler Etnografisi: Yüz Yüze Bir Araştırma İmkânı Üzerine Düşünceler, Ezgi BURGAN, 2017

Hayvan Hakları, Brigid Brophy, 2024

Türkiye’de Vegan Sanat, Özlem GÖK, 2019

 

16 Kasım 2025

Sessiz Yol Arkadaşım

 


Bazı yolculuklar vardır; gitmek istemezsin ama yine de kendini yolda bulursun. Zorunlulukla kabul arasında, içsel bir direnç taşırsın. Vücudun ilerler ama ruhun geride kalır; ayakların yürür ama aklın hâlâ olduğun yerdedir. O gün de öyleydi. Şehrin içinden geçen dolmuşun koltuğunda, kendi isteğimle değil, mecburiyetin yönlendirmesiyle oturuyordum. İçimde görünmez bir ağırlık; nereye gittiğimden çok, neden gittiğimi sorgulayan bir hâl vardı. Camdan dışarı bakarken düşüncelerimin içinde kayıyordum. Şehrin karmaşası dışarıda, karmaşanın daha sessiz ama daha derin olanı içimde.

Derken dolmuş durdu. İçeri hızlıca bir karton kutu girdi; kutuyu taşıyan bir el… ama gözlerim elden çok kutunun titremesine takıldı. Küçücük bir kutu. İçinde kıpırdanma; bir kuştu bu. Evet, minicik karton bir kutuya sıkıştırılmış koca bir canlılık. Uçması gereken, gökyüzüyle tamamlanan bir varlık…

O an içimde bir sarsıntı hissettim. Bir canlıyı nesne gibi, sessizce taşınan bir paket gibi görmek… Sinir, şaşkınlık ve tuhaf ama tanıdık bir tedirginlik aynı anda yükseldi. “Bir kuşun kutuda ne işi var?” diye düşündüm. Kuş dediğin gökyüzüyle var olur; kanatlarının anlamı uçmakla tamamlanır. O ise şimdi karton bir duvarın arkasında, nefes almanın bile sınırlı olduğu bir alanda sıkışmıştı.

Kuş, panik içinde çırpınıyordu. Minik gagasıyla kutunun kenarlarını delmeye çalışıyor, nefes nefese… Özgürlüğün ne kadar doğal bir ihtiyaç olduğunu o an bir kez daha anladım. Bir canlının içgüdüsel çırpınışını izlerken, kendi içimde de bir yerler kanıyordu. Çünkü kuş artık sadece bir kuş değildi; ben de o kutunun içindeydim sanki.

Kuşun çırpınışını izlerken düşündüm: İnsanlar çoğu zaman hayvanların ne hissettiğini anlamaya çabalamaz. Hayvanların özgürlüğünü konuşuruz, ama özgürlüğü bile “insani” bir tanıma hapsederiz. Kuşlar gökyüzünde süzülmek ister, biz onları kutulara koyarız. Kediler sokaklarda dolaşmak ister, biz onları dört duvara hapsederiz. Balıklar yüzmek ister, biz onları cam tanklara kapatırız.

Peki insanın özgürlüğü nedir?

Bir kuşu kutuya hapsetmek… gerçekten bizim özgürlüğümüz müdür?

Bir süre sonra kuş durdu. Sessizleşti. Belki yoruldu, belki umudunu kesti, belki de durumun değişmeyeceğini fark etti. Bilmiyorum. Dolmuş ilerlerken, kuşun sessizliği içimi en çok acıtan şey oldu. Çırpınmaktan vazgeçmesi, benim yolculuğumdaki gönülsüzlüğe dokundu.

Kuş kutusunda susuyordu; ben ise zihnimde aynı çırpınışı sürdürüyor, yoruluyordum. Ve fark ettim: aslında düşünmeyi bırakmak, çırpınmayı bırakmak kadar ürkütücüydü.

Belki hepimiz bir yerlerde kendi görünmez kutularımızı taşıyoruz. Kimi zaman içindeyiz, kimi zaman elimizde. Bazen kurtarmaya çalışıyoruz birini, bazen bakıp duruyoruz sadece. Ne zaman vazgeçiyoruz çırpınmaktan? O an özgürlüğü mü kaybediyoruz, yoksa çoktan kaybettiğimiz bir şeyi mi fark ediyoruz?

O gün, şehir kalabalığının ortasında küçücük bir kutuda çırpınan bir kuş bana tekrar hatırlattı:

Özgürlüğü en çok konuşan varlık biziz; ama çoğu zaman onun anlamını en az yaşayan da yine biz oluyoruz.

Bazı yolculuklar vardır; varılacak yerden çok, yolda karşımıza çıkan küçük kutularla bizi büyüten.

(Bu satırlar da tıpkı zihnim gibi karmakarışık.)


12 Kasım 2025

Gli ile Hayvanların Toplumda Edindikleri Yerler

Ayasofya'daki yeriyle hem Türkiye'de hem de dünyada nam salmış olan Gli, 5 yıl önce aramızdan ayrılmış olsa da tatlı anısıyla birlikte bize düşünecek pek çok konu bırakıyor.

En çok fotoğrafı çekilmiş kedi rekoruna sahip olan Gli, mikrofonlara da sık sık konuk oluyordu. Onun gördüğü ilgi ve saygı, bana insan dışında bir hayvanın insanlar arasında edinebileceği yerin ne kadar farklılık gösterebileceğini düşündürüyor. Endonezya'ya gittiğimde sokaktaki kedilerin cılızlığı, kültürler arasında hayvanın yerinin ne kadar değişebileceğini bana çok net göstermişti. Türkiye'de, özellikle İstanbul'da kedilere çok iyi bakılıyor. Kutsal bir mekan, bir ibadethane olan Ayasofya'da, Gli, sevgiyle karşılanmış, kutsalın içinde insan bir ziyaretçiden ayrı görülmemiş; ilahi ve beşerinin arasında var olmuştur. Bu bana bir yandan da Mine Yıldırım’ın İhtimam ile Şiddet Arasında: İstanbul’un Köpekleri arşiv ve araştırma projesinde gördüğümüz, Ayasofya meydanındaki oturaklardan birinde yatan köpek fotoğrafını hatırlatıyor. Kutsal ve dünyasalı birbirine bağlayan yerde duran hayvanlar. 

Gli'nin yaşadıkları sadece iyi şeyler değildi, iddialara göre bir defasında Asyalı bir turist, onu yemek için kaçırmaya çalışmıştı. Bizim millet, haklı olarak, bunun çok korkunç olduğunu dile getirmişti. Fakat biliyorum ki aynı halk, köyde seve seve büyüttüğü kuzuyu sonunda kendi elleriyle öldürüp yiyor. Bu kişilerce hayvan yemenin vahşiliği yalnızca bizim kültürümüzde yenmeyen bir hayvan olunca fark ediliyor. Bu da gösteriyor ki hayvan yemek esasen kültürel bir alışkanlıktır. Türcü bir bakış açısıdır; ‘‘güzel’’ görünen kediler bizim toplumda yenmezken bir tavuğun sevimliliğinden hiç bahsedilmez, o daha çok bir besin kaynağıdır. Gli’yi kaçırmak isteyen turistin, Gli’nin sevimli canına kıyacak olması ise canicedir.

Gli’nin yaşlılığında bakımını yapmış abim, bilhassa ünü sebebiyle ziyaretçilerin çok bunalttığı Gli’nin hem hastalandığını, hem daha fazla korunmak ve kontrol edilmek zorunda kaldığını söylüyordu.Tabii Gli de özgür olmak istiyor, pek çok sefer ortadan kayboluyordu. Bakıcının işini zorlaştıran bu durum aslında Gli’nin yalnız kalmaya özlemiydi. Sonrasında bu dünyadan göçen Gli’nin yerine Ankara Pursaklar Belediyesi, Ayasofya Camii’ne Kılıç adında bir kedi hediye etti. Bir canlının hediye niyetine verilmesinin dışında, bu bize gösteriyor ki Gli en başından beri turistik bir cazibe olarak görülmüş. Onu bir canlı olarak değil de bir süs olarak görmüşüz. Zaten Kılıç da ünü tutmayınca geri alındı. 


Hayvanların insan inisiyatifine bağlı değer gördüğü bir bakış açısından kurtulmak için belki de Gli üzerine biraz daha düşünebiliriz. Birkaç gün önce geçtiğimiz ölüm yıldönümü anısına..

Mert Korhan

SOS371/SOS371S Hayvanlar ve Toplum

12.11.2025

İnsan için Tasarım?


İnsan için Tasarım?

Aliye Su Çelik

20211207017

11.11.2025

Bir tasarımcı olarak grafik tasarım benim için her şeyden önce bir iletişim aracıdır. Tasarım sürecinde hangi kararları vereceğim ve hangi elementleri kullanacağım (ne kadar sınırların dışına çıkmayı hedeflesem de) karşı tarafın fikri nasıl algıladığına bağlıdır. Derste insan-merkezci düşünce sistemini konuştuğumuzda bu düşünce yapısının dikkate alındığı ve alınmadığı durumlarda ortaya çıkabilecek çalışmaların nasıl olabileceğini fark ettim. 

Bizzat benim de vaktinde yaptığım bir hatadır ki insan dışındaki diğer canlıların bir tasarım unsuru olarak kullanıldığı çalışmalarda bu canlıların dili, davranışları kültürü metafor, benzetme, abartma adı altında basılan kağıtlar gibi iki boyutlu varsayılmakta. Lüks bir motif olarak kullanılan, bir "besi" hayvanının ve yırtıcının aralarında geçen mücadele anlamını yitirir ve güçsosyete ve varlık anlamını kazanır. İçinden çıkılamayan, rahatsız edici durumları anlatmak isterken kullanılan böcekler elden çıkarılmak istenen bir fazlalıkpislik olarak aktarılır. Eğlence adı altında avlanarak türü tehlikeye giren hayvanların her biri bir canlı değil, listeden silinen bir sembol olarak gösterilir. Bir sarmaşık ise sadece dekorasyondur, ya da "kuşatmadır."

Öte yandan insanların diğer canlılarla iletişim kurarak ve onlardan öğrenerek yaptığı tasarımlarda evrensel bir dil hakimdir. Bir inşaat alanındaki kullanılan parlak sarı şeritler bize bir oklu kurbağaya yaklaşan avcıyla aynı tehlikeyi hissettirir. Reklamlarda sunulan bir yatağı karşı tarafa sevdiren unsur çoğu zaman ürün değil, kıvrılıp yatan bir kedinin mırlamasıdır. Korku filmlerinde herkesi geren o fırtına öncesi sessizlik, tek başına yürürken sessizleşen orman halkının sessizliğiyle birdir. 

Tasarım iletişimdir, ve iletişim hiçbir zaman insanlarla sınırlı kalamaz ancak iletilen fikrin kimden öğrenildiği ve kimi merkeze aldığı insanın öğrenmeye ne kadar meyilli olduğuyla doğru orantılıdır. 

Farklı Bir Tarih

Bilge Emir ARSLAN 20221106054   Farklı Bir Tarih Tarih anlatıcılığında ve yazıcılığında pek çok giriş dersinde değinilen bir konu vardır: Gü...