Yüzyıllardır sahnenin tam ortasına yerleştirilmiş o yüksek arkalıklı, kadife kaplı sandalyede İnsan oturuyordu. Bacaklarını üst üste atmış, elindeki kalemle önündeki boşluğa, doğaya ve tarihe hükmediyordu. Sesinde, kendi yarattığı medeniyetin sarsılmaz kibri vardı. "Ben," diyordu gür bir sesle, "Onu vahşi doğanın acımasızlığından çekip aldım. O dağ köyünden getirilen zavallı kuşa ben bir isim verdim, ben bir yuva verdim. O da bana itaat etti, beni sevdi, benim elimden yedi. Ben olmasam o bir hiçti..." Cümleleri, kendisini hikâyenin tek kahramanı, diğer tüm canlıları ise onun merhametine muhtaç figüranlar olarak konumlandıran bencil bir monologdan ibaretti.
Ancak İnsan cümlesini bitiremedi.
Anlatının dışından, tarihin derinliklerinden kopup gelen kadim ve vahşi bir rüzgâr sahneye doldu. Bu, doğanın "yeter" diyen sesiydi. İnsanın o otoriter gövdesi, kurguladığı o "sahip" kimliği, rüzgârın şiddeti karşısında kurumuş bir yaprak gibi sandalyeden söküldü. Kalemi bir yana, tacı bir yana savruldu ve İnsan, kendi yarattığı o yapay sahnenin dışına, karanlığın içine uçup gitti. Geriye sadece boş bir sandalye, uğultulu bir sessizlik ve havada asılı kalan o yarım cümleler kaldı.
Sonra, bu sessizliği sert ve ritmik kanat sesleri yırttı. Gri, şeritli, tıkız bir kütle boşluğun içinden süzülerek geldi ve insanın az önce hüküm sürdüğü o yumuşak mindere değil; sandalyenin en tepesine, o ahşap sırtlığa pençelerini geçirdi. Bu, yıllar önce o eve getirilen dağ kekliğiydi. İnsan gibi yayılarak değil, sarp bir kayalığın ucunda durur gibi dimdik, vakur ve tetikte durdu.
Başını sağa sola çevirdi; boncuk gibi parlak gözleri boşluğa değil, kendi hafızasındaki o köklü geçmişe bakıyordu. Hatırlıyordu... Bir karton kutunun içinde, dağların rüzgârından koparılıp o beton vadiye –bizim apartman dairesine– indirildiği günü hatırlıyordu. İlk günlerde duvarlara çarpışı bir hırçınlık değil, sonsuz bir gökyüzüne alışkın kanatlarının bu dar mekâna sığmayışının trajedisiydi. Ama o, pes edip solmak yerine, muazzam bir iradeyle bu yabancı coğrafyayı dönüştürmeyi seçmişti.
Gagasını hafifçe tüneğine vurdu. Hafızasında, az önce rüzgârla savrulan o "İnsan" belirdi. İnsanın sandığı gibi ona muhtaç değildi o. Aralarındaki ilişki, bir efendi-köle ilişkisi hiç olmamıştı. O, evdeki bu devasa canlıyı, yani insanı, korkulacak bir düşman listesinden çıkarmış, onu kendi yaşam alanının zararsız ve sıcak bir parçası olarak kabul etmişti. Omuzlara konması, elden yemek yemesi bir çıkar değil; türler arası bir barış antlaşması, güvenli bir ortaklıktı. O, insanla birlikte var olmayı, o dev nefesle aynı ritimde yaşamayı öğrenmişti.
Sonra başını, rüzgârın geldiği yöne, o hayali açık kapıya doğru çevirdi. Gözbebekleri küçüldü. Hikâyenin en can alıcı anı, o bahçe kapısının açıldığı andı. Önünde sonsuz bir kaçış, genetik mirasının çağırdığı o dağlar dururken, o her seferinde eşikten dönmüştü. Bu dönüş, türünün ortak bir refleksi değil, onun şahsına münhasır karakterinin, o kendine has inadının bir imzasıydı. Başka bir keklik olsa belki o rüzgâra kapılıp gider, o dağ çağrısına yenik düşerdi. Ama o, rüzgârın belirsizliğindense taşın kesinliğini seven; keşfettiği alanı bırakmayan, nevi şahsına münhasır bir karakterdi. Dışarıdaki soğuk boşluğa kanat çırpmak yerine, her köşesini adım adım tırnakladığı, kokusuyla işaretlediği bu sıcak sığınağı terk etmemeyi; buranın yerleşiği olarak kalmayı o, iradesiyle seçmişti.
Keklik, sandalyenin tepesinde tüylerini kabarttı ve başını kanadının altına gömdü. Eğer o sandalyeye konan bir atmaca, bir kedi ya da ürkek bir serçe olsaydı, bu hikâye bambaşka bir sona, bambaşka bir oluşa evrilirdi. Kâinat, her canlının kendi gözünden kurduğu, anlatılmamış binlerce ihtimalle, binlerce farklı hikâyeyle doluydu. Ama şimdilik tahtta ne insan vardı ne de başkası; sadece kendi seçimleriyle hayatta kalmış o gri, inatçı yabani dağlı vardı.
Dipnot: Çocukluğumda evimdeki yaşama ortak olan Keklik’in hikayesidir.
Sevgi ÇETİN
20231205032
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.