Marmara’nın Kayıp Göndergeleri
Osmanlı Devleti’nde 1800’lü yılların sonlarına kadar hayvanların korunması ve hayatın içinde birey olarak kabul edilmeleri halkın çoğunluğunun benimsediği bir hayat felsefesiydi. Osmanlıda köpekler sokaktaki günlük yaşamın vazgeçilmez bir parçasıydı. Fakat değişen şehircilik anlayışı, artan nüfus, sanayileşme ve batılılaşma çabaları bu felsefeyi değiştirmeye başladı.[1]
II. Mahmut dönenimde bir İngiliz, köpeklerin saldırması yüzünden hayatını kaybetmişti. Olayın üzerine İngiltere bir ültimatom göndermiş ve içeriğinde modern ülkelerde bu tarz cinayetlerin olmadığı, sokaklarda bir tane bile başıboş köpeğin bırakılmaması istenmişti.[2] Bunun üzerine 1827’de II. Mahmut, köpekleri Sivri Ada’ya sürme kararı aldı. Halk o dönem gerçekleşen depremleri köpeklerin Sivri Ada’ya gönderilmesine karşılık Tanrı tarafından gönderilen bir gazap olarak görüyordu. Zamanla bu o kadar yer eden bir düşünce haline geldi ki, II Mahmut sürgüne gönderdiği köpeklerden canlı kalanları tekrar İstanbul’a getirip sokaklara salmak zorunda kaldı.Geçtiğimiz aylarda gündem olan Pitbull saldırılarıyla ilgili olarak sosyal medyadan gelen tepkilere baktığımızda özellikle bu türün imha edilmesi isteğinin vurgulandığı paylaşımlar gördük. Bu tepkilerin devamında birçok şehirde sokaktaki köpeklerinin zehirlendiğine ve belediye tarafından toplanıldığına dair haberlere rastladık. Kafamızı nereye çevirirsek çevirelim söz konusu insan olduğunda hayvanların her zaman “vazgeçilebilir olan”lar kümesine atıldığını görüyoruz. Her birinin kendine ait karakteri olduğu göz ardı ediliyor. Bu yolla Pitbull cinsi köpeklere yönelik nefret söylemi zehirleme vakalarında gördüğümüz “kimsesiz” olan sokak köpeklerinde somutlaşabiliyor.
Bu noktada Agamben’in “hukukun istisna hali” kavramsallaştırması önemli hale gelir. Neyin ihmal edilebileceğinin belirlendiği hukukun istisna halinde, gözden çıkarılabilenlerin belirlenmesinin ardından bir sınır çizilir. Sınır neyin içerilip neyin dışlanacağını belirler. İstisna addedilerek hukukun dışında bırakılan Homo Sacer, yasanın alanına dâhil olamaz, yaşamı hem ilahi hem insani açıdan değersizdir. Tüm değerlerden yoksun bırakılır. Öldürülmesi kutsiyet taşımadığı gibi, hukuksuz da değildir.[4]
Kafamızı nereye
çevirirsek çevirelim söz konusu insan olduğunda hayvanların her zaman
“vazgeçilebilir olan”lar kümesine atıldığını görüyoruz. Her birinin kendine ait
karakteri olduğu ve bu karakterin hayvanların birlikte büyüdükleri insanın ona
yönelik davranışlarının da etkisi ile şekillendiği göz ardı edilip, kayıp
göndergelere dönüştürülüyorlar. Böylelikle, artık bir hayvan türüne
gönderme yapan “köpekler” tek bir şeyi temsil eder hale geliyor: saldırganlık.
Kaynakça
Eylül Tuğçe Alnıaçık Özyer,
“Toplumu Yeniden Düşünmek: Hayvanların Sosyolojideki Konumu”, Akademia Doğa ve
İnsan Bilimleri Dergisi, 7/1 (2021).
Orhan Bahtiyar (2022). “İstanbul’da
Hayvan Hakları’, İstanbul’un Nam Salmış Hayvanları”, İstanbul: İBB.
Özlem Sert (2014).
“Hayırsız Adaların Dili Olsa”, Ankara: 20.
[1]Orhan
Bahtiyar (2022). “İstanbul’da Hayvan Hakları’, İstanbul’un Nam Salmış
Hayvanları”, İstanbul: İBB, 322.
[2]Özlem
Sert (2014). “Hayırsız Adaların Dili Olsa”, Ankara: 20.
[3]Bahtiyar,
“İstanbul’da Hayvan Hakları’, İstanbul’un Nam Salmış Hayvanları”, s. 322.
[4]Eylül
Tuğçe Alnıaçık Özyer, “Toplumu Yeniden Düşünmek: Hayvanların Sosyolojideki
Konumu”, Akademia Doğa ve İnsan Bilimleri Dergisi, 7/1 (2021):170.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.