16 Kasım 2025

Sessiz Yol Arkadaşım

 


Bazı yolculuklar vardır; gitmek istemezsin ama yine de kendini yolda bulursun. Zorunlulukla kabul arasında, içsel bir direnç taşırsın. Vücudun ilerler ama ruhun geride kalır; ayakların yürür ama aklın hâlâ olduğun yerdedir. O gün de öyleydi. Şehrin içinden geçen dolmuşun koltuğunda, kendi isteğimle değil, mecburiyetin yönlendirmesiyle oturuyordum. İçimde görünmez bir ağırlık; nereye gittiğimden çok, neden gittiğimi sorgulayan bir hâl vardı. Camdan dışarı bakarken düşüncelerimin içinde kayıyordum. Şehrin karmaşası dışarıda, karmaşanın daha sessiz ama daha derin olanı içimde.

Derken dolmuş durdu. İçeri hızlıca bir karton kutu girdi; kutuyu taşıyan bir el… ama gözlerim elden çok kutunun titremesine takıldı. Küçücük bir kutu. İçinde kıpırdanma; bir kuştu bu. Evet, minicik karton bir kutuya sıkıştırılmış koca bir canlılık. Uçması gereken, gökyüzüyle tamamlanan bir varlık…

O an içimde bir sarsıntı hissettim. Bir canlıyı nesne gibi, sessizce taşınan bir paket gibi görmek… Sinir, şaşkınlık ve tuhaf ama tanıdık bir tedirginlik aynı anda yükseldi. “Bir kuşun kutuda ne işi var?” diye düşündüm. Kuş dediğin gökyüzüyle var olur; kanatlarının anlamı uçmakla tamamlanır. O ise şimdi karton bir duvarın arkasında, nefes almanın bile sınırlı olduğu bir alanda sıkışmıştı.

Kuş, panik içinde çırpınıyordu. Minik gagasıyla kutunun kenarlarını delmeye çalışıyor, nefes nefese… Özgürlüğün ne kadar doğal bir ihtiyaç olduğunu o an bir kez daha anladım. Bir canlının içgüdüsel çırpınışını izlerken, kendi içimde de bir yerler kanıyordu. Çünkü kuş artık sadece bir kuş değildi; ben de o kutunun içindeydim sanki.

Kuşun çırpınışını izlerken düşündüm: İnsanlar çoğu zaman hayvanların ne hissettiğini anlamaya çabalamaz. Hayvanların özgürlüğünü konuşuruz, ama özgürlüğü bile “insani” bir tanıma hapsederiz. Kuşlar gökyüzünde süzülmek ister, biz onları kutulara koyarız. Kediler sokaklarda dolaşmak ister, biz onları dört duvara hapsederiz. Balıklar yüzmek ister, biz onları cam tanklara kapatırız.

Peki insanın özgürlüğü nedir?

Bir kuşu kutuya hapsetmek… gerçekten bizim özgürlüğümüz müdür?

Bir süre sonra kuş durdu. Sessizleşti. Belki yoruldu, belki umudunu kesti, belki de durumun değişmeyeceğini fark etti. Bilmiyorum. Dolmuş ilerlerken, kuşun sessizliği içimi en çok acıtan şey oldu. Çırpınmaktan vazgeçmesi, benim yolculuğumdaki gönülsüzlüğe dokundu.

Kuş kutusunda susuyordu; ben ise zihnimde aynı çırpınışı sürdürüyor, yoruluyordum. Ve fark ettim: aslında düşünmeyi bırakmak, çırpınmayı bırakmak kadar ürkütücüydü.

Belki hepimiz bir yerlerde kendi görünmez kutularımızı taşıyoruz. Kimi zaman içindeyiz, kimi zaman elimizde. Bazen kurtarmaya çalışıyoruz birini, bazen bakıp duruyoruz sadece. Ne zaman vazgeçiyoruz çırpınmaktan? O an özgürlüğü mü kaybediyoruz, yoksa çoktan kaybettiğimiz bir şeyi mi fark ediyoruz?

O gün, şehir kalabalığının ortasında küçücük bir kutuda çırpınan bir kuş bana tekrar hatırlattı:

Özgürlüğü en çok konuşan varlık biziz; ama çoğu zaman onun anlamını en az yaşayan da yine biz oluyoruz.

Bazı yolculuklar vardır; varılacak yerden çok, yolda karşımıza çıkan küçük kutularla bizi büyüten.

(Bu satırlar da tıpkı zihnim gibi karmakarışık.)


12 Kasım 2025

Gli ile Hayvanların Toplumda Edindikleri Yerler

Ayasofya'daki yeriyle hem Türkiye'de hem de dünyada nam salmış olan Gli, 5 yıl önce aramızdan ayrılmış olsa da tatlı anısıyla birlikte bize düşünecek pek çok konu bırakıyor.

En çok fotoğrafı çekilmiş kedi rekoruna sahip olan Gli, mikrofonlara da sık sık konuk oluyordu. Onun gördüğü ilgi ve saygı, bana insan dışında bir hayvanın insanlar arasında edinebileceği yerin ne kadar farklılık gösterebileceğini düşündürüyor. Endonezya'ya gittiğimde sokaktaki kedilerin cılızlığı, kültürler arasında hayvanın yerinin ne kadar değişebileceğini bana çok net göstermişti. Türkiye'de, özellikle İstanbul'da kedilere çok iyi bakılıyor. Kutsal bir mekan, bir ibadethane olan Ayasofya'da, Gli, sevgiyle karşılanmış, kutsalın içinde insan bir ziyaretçiden ayrı görülmemiş; ilahi ve beşerinin arasında var olmuştur. Bu bana bir yandan da Mine Yıldırım’ın İhtimam ile Şiddet Arasında: İstanbul’un Köpekleri arşiv ve araştırma projesinde gördüğümüz, Ayasofya meydanındaki oturaklardan birinde yatan köpek fotoğrafını hatırlatıyor. Kutsal ve dünyasalı birbirine bağlayan yerde duran hayvanlar. 

Gli'nin yaşadıkları sadece iyi şeyler değildi, iddialara göre bir defasında Asyalı bir turist, onu yemek için kaçırmaya çalışmıştı. Bizim millet, haklı olarak, bunun çok korkunç olduğunu dile getirmişti. Fakat biliyorum ki aynı halk, köyde seve seve büyüttüğü kuzuyu sonunda kendi elleriyle öldürüp yiyor. Bu kişilerce hayvan yemenin vahşiliği yalnızca bizim kültürümüzde yenmeyen bir hayvan olunca fark ediliyor. Bu da gösteriyor ki hayvan yemek esasen kültürel bir alışkanlıktır. Türcü bir bakış açısıdır; ‘‘güzel’’ görünen kediler bizim toplumda yenmezken bir tavuğun sevimliliğinden hiç bahsedilmez, o daha çok bir besin kaynağıdır. Gli’yi kaçırmak isteyen turistin, Gli’nin sevimli canına kıyacak olması ise canicedir.

Gli’nin yaşlılığında bakımını yapmış abim, bilhassa ünü sebebiyle ziyaretçilerin çok bunalttığı Gli’nin hem hastalandığını, hem daha fazla korunmak ve kontrol edilmek zorunda kaldığını söylüyordu.Tabii Gli de özgür olmak istiyor, pek çok sefer ortadan kayboluyordu. Bakıcının işini zorlaştıran bu durum aslında Gli’nin yalnız kalmaya özlemiydi. Sonrasında bu dünyadan göçen Gli’nin yerine Ankara Pursaklar Belediyesi, Ayasofya Camii’ne Kılıç adında bir kedi hediye etti. Bir canlının hediye niyetine verilmesinin dışında, bu bize gösteriyor ki Gli en başından beri turistik bir cazibe olarak görülmüş. Onu bir canlı olarak değil de bir süs olarak görmüşüz. Zaten Kılıç da ünü tutmayınca geri alındı. 


Hayvanların insan inisiyatifine bağlı değer gördüğü bir bakış açısından kurtulmak için belki de Gli üzerine biraz daha düşünebiliriz. Birkaç gün önce geçtiğimiz ölüm yıldönümü anısına..

Mert Korhan

SOS371/SOS371S Hayvanlar ve Toplum

12.11.2025

İnsan için Tasarım?


İnsan için Tasarım?

Aliye Su Çelik

20211207017

11.11.2025

Bir tasarımcı olarak grafik tasarım benim için her şeyden önce bir iletişim aracıdır. Tasarım sürecinde hangi kararları vereceğim ve hangi elementleri kullanacağım (ne kadar sınırların dışına çıkmayı hedeflesem de) karşı tarafın fikri nasıl algıladığına bağlıdır. Derste insan-merkezci düşünce sistemini konuştuğumuzda bu düşünce yapısının dikkate alındığı ve alınmadığı durumlarda ortaya çıkabilecek çalışmaların nasıl olabileceğini fark ettim. 

Bizzat benim de vaktinde yaptığım bir hatadır ki insan dışındaki diğer canlıların bir tasarım unsuru olarak kullanıldığı çalışmalarda bu canlıların dili, davranışları kültürü metafor, benzetme, abartma adı altında basılan kağıtlar gibi iki boyutlu varsayılmakta. Lüks bir motif olarak kullanılan, bir "besi" hayvanının ve yırtıcının aralarında geçen mücadele anlamını yitirir ve güçsosyete ve varlık anlamını kazanır. İçinden çıkılamayan, rahatsız edici durumları anlatmak isterken kullanılan böcekler elden çıkarılmak istenen bir fazlalıkpislik olarak aktarılır. Eğlence adı altında avlanarak türü tehlikeye giren hayvanların her biri bir canlı değil, listeden silinen bir sembol olarak gösterilir. Bir sarmaşık ise sadece dekorasyondur, ya da "kuşatmadır."

Öte yandan insanların diğer canlılarla iletişim kurarak ve onlardan öğrenerek yaptığı tasarımlarda evrensel bir dil hakimdir. Bir inşaat alanındaki kullanılan parlak sarı şeritler bize bir oklu kurbağaya yaklaşan avcıyla aynı tehlikeyi hissettirir. Reklamlarda sunulan bir yatağı karşı tarafa sevdiren unsur çoğu zaman ürün değil, kıvrılıp yatan bir kedinin mırlamasıdır. Korku filmlerinde herkesi geren o fırtına öncesi sessizlik, tek başına yürürken sessizleşen orman halkının sessizliğiyle birdir. 

Tasarım iletişimdir, ve iletişim hiçbir zaman insanlarla sınırlı kalamaz ancak iletilen fikrin kimden öğrenildiği ve kimi merkeze aldığı insanın öğrenmeye ne kadar meyilli olduğuyla doğru orantılıdır. 

Gündelik Hayatta Birlikte Varoluş Pratikleri

 Gündelik Hayatta Birlikte Varoluş Pratikleri

                                                                                                                         20231105036

                                                                                                        11.11.2025

                                                                                                       Özge İrem ÜNAL

İstanbul’un belki de en hayvansever bölgelerinden biri olan Kadıköy’de büyümüş olmam hayvanlarla olan sağlıklı ilişkilenmemin en büyük sebeplerinden biri olabilir. Küçüklükten itibaren yaşam alanlarımızın ortaklığı ebeveynlerim tarafından öğretildi. Şuan içinde bulunduğum apartmanda birden fazla hayvan bizimle birlikte yaşamakta. Tabi bunun karşısında belirli gerekçelerle bu birlikteliğin önüne geçmek isteyen insanlarda var. Örneğin geçen gün apartmanın girişinde rastladığım “Kedilerin apartmana girmesine izin vermeyiniz.” Yazısı bana aynı yapının içinde kimlerle yaşadığımı tekrar sorgulattı. Bu yalnızca kedilere yapılan bir saldırının dışındaydı. Onlara göre orda olmaması gereken “kirli” canlar kedi olmanın ötesinde onların varoluşunun dışında, ötesindeki her şeydi. Kendilerini öyle  yukarıda bir yere koydular ki onlardan farklı olan hiç şeyi göremediler. Bazen birileriyle sohbet ederken anlıyorum bunu. “Bu dünyada insanlar açlıktan ölüyor, şehirler bombalanıyor ben kedileri mi düşüneceğim?” veya bunun çok benzeri bir hakim olma düşüncesinden doğan “Ye gitsin insanın proteine ihtiyacı var hem o biz yiyelim diye yaratıldı.” Gibi cümleler duyuyorum. Muhtemelen dünyadaki hiçbir canlı insan kadar kendi faydasını düşünmüyor.  Tüm uygarlık tarihi anlatısını bu faydacılık üzerinden okuduğumda bugün hayvanları bir meta olarak görüp tüketen sistem bu hiyerarşiyi, egemenlik istencini tüm “ötekiler” için üretiyor. Ben bugün bir canlının varoluşunu temellendirirken insanı merkeze koyduğumda bu denklemde insan denklemin en önemli parçası sanıyor kendini. Diğer canların kendilerine ait bir yaşamları olduğunu görmezden geliyor. Kendine benzetemediğini yok ediyor. Konun dışında bir mücadele gibi gelse de tüm bu mücadeleler aynı anlatının karşısında direnerek var olmaya çalışıyor. Çocukken kendimi kedilerin dünyasında bir yan oyuncu olarak görüyordum. Sanırım insanlık olarak yürürken karıncaları ezmekten çekinen o çocuğa dönmeliyiz. Var
olmanın ötesinde birlikte varoluş için, sokağımızı paylaştığımız Tosbiş için, Monti için..



Hayvan Dostu Kentler:Şehri Paylaşmayı Hatırlamak

Şeymanur Sağlam

20201301069


Hayvan Dostu Kentler: Şehri Paylaşmayı Hatırlamak

Geçen gün derste bir mimarlık öğrencisi olarak kendime şunu sordum: Biz şehirleri kimin için inşa ediyoruz? Yalnızca insanlar için mi, yoksa bu şehirleri bizimle paylaşan hayvanlar için de mi? Cevap basit gibi görünse de aslında çok derin. Çünkü kent dediğimiz yer sadece binalardan ibaret değil; içinde nefes alan, yaşayan, hisseden canlılarla bir bütün.

Günümüzde hızla büyüyen kentler çoğu zaman hayvanların yaşam alanlarını ellerinden alıyor. Betonlaşma arttıkça doğa daralıyor, doğal yaşam şehir dışına itiliyor. Oysa “hayvan dostu kent” anlayışı, bu gidişata küçük ama anlamlı bir duruş sergiliyor. Bu anlayış, şehirlerin yalnızca insanlar için değil, tüm canlılar için yaşanabilir olmasını hedefliyor.

Sosyolojik açıdan baktığımızda, hayvan dostu kentler aslında toplumun empati ve dayanışma düzeyini de yansıtıyor. Bir şehirde insanlar sokak kedisine mama veriyorsa, bir köpeğin su içebileceği kaplar sokaklara yerleştiriliyorsa, o şehir sadece fiziksel olarak değil, ruhsal olarak da gelişmiştir demektir. Çünkü bir toplumun hayvanlara gösterdiği saygı, o toplumun vicdanının aynasıdır.

Son yıllarda bazı şehirlerde uygulamalar dikkat çekiyor. Özel geçiş alanları, özellikle trafik yoğunluğu olan bölgelerde hayvanların güvenli bir şekilde karşıya geçebilmesi için tasarlanıyor. Basit bir fikir gibi görünse de aslında çok şey anlatıyor: Şehir planlamasında artık sadece arabalar ve insanlar değil, hayvanlar da düşünülüyor.

Hayvan dostu kentlerde mimari de bu bakış açısına göre şekilleniyor. Yeni nesil şehir planlamaları artık sadece parklar, alışveriş merkezleri veya konutlardan ibaret değil. Kedi evleri, kuş yuvaları, mama ve su istasyonları, hatta barınaklı otobüs durakları bu anlayışın parçaları haline geliyor. Bazı binaların duvarlarına kuşlar için küçük oyuklar bırakılıyor, bazı sitelerin bahçelerine sokak hayvanları için barınma alanları yapılıyor. Mimari artık yavaş yavaş sadece “insana göre” değil, “yaşama göre” şekilleniyor. 

Ama tüm bu fiziksel düzenlemelerden daha önemlisi, insanların bu fikre inanması. Bir kedinin sığınabileceği bir köşe bulabilmesi ya da bir kuşun yuvasını koruyabilmesi, bizim farkındalığımızla mümkün. Yani hayvan dostu kent, sadece belediyelerin değil, bizlerin elinde şekilleniyor.

Sonuç olarak, hayvan dostu kentler sadece modernlik göstergesi değil; aynı zamanda vicdanın, paylaşmanın ve birlikte yaşama kültürünün sembolü. Hayvanlara yer açmak, aslında kalbimize ve yaşadığımız şehre yer açmaktır. Belki de geleceğin şehirleri, gökdelenlerle değil; birlikte yaşamanın sıcaklığıyla yükselecek. O zaman gerçekten “hayvan dostu” değil, “hayat dostu” kentlerde yaşayacağız.

Kedidir Öyleyse vardır: Roka

Bilge Emir ARSLAN

20221106054

12.11.2025

SOS371/ Hayvanlar ve Toplum

Kedidir Öyleyse vardır: Roka

Dersimizin başlangıcından itibaren en çok değinilen konu bakış açısını değiştirmek üzerine oldu. Descartes’ın ‘’Düşünüyorum öyleyse varım’’ından çıkıp hissediyorum öyleyse varım, acı çekiyorum öyleyse varım veya var olduğum için varım gibi temel düşünce düzlemimizi değiştirmek üzerine zihin egzersizleri kurguladık. Şahsi olarak bu konuları dinlerken benim de hep aklıma kız arkadaşımla beraber sahiplendiğimiz ve bebekliğinden itibaren yetiştirdiğimiz kedimiz Roka geldi. Roka’yı sahiplenmeden önce ve ilk sahiplendiğimiz zamanlarda; aman kedidir işte, zaten üç beş tane karakter yapısında kedi tiplemesi var, umarım kendini sevdiren bir şey olur, diye düşünmüştüm. Ancak zaman geçtikçe Roka’nın bizim ona karşı davranışlarımızdan ne kadar etkilendiğini ve adeta tutumlarımıza göre kendi tutumlarını belirlediğini fark ettiğimde düşüncelerimde değişmeye başladı. 

kişi, şahıs, insan yüzü, iç mekan, giyim içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

Başlarda hiç ısırmayan kedi, sert sevdiğimiz zaman ısırma alışkanlığı kazandı. Ayakla oynamaya başladığı zaman, biz ayakla oynatmaya devam etmediğimiz için ayakla oynamayı bıraktı. Yemek yediğimizde her yemeğe atlayan kedi, onu masadan birkaç kez kovmamız ve birkaç kez HAYIIRR diye bağırmamız sonrasında yemeklerimize atlamayı çok azalttı ve neredeyse bıraktı. Tabii bu küçük tavır değişimleri benim kedi tiplemelerine sahip zihniyetimde o dönem çok fazla bir değişim yaratmadı. Kedi işte köpek gibi ama daha zor eğitileni, diye düşünüyordum. Ancak bu durum daha sonrasında, özellikle Roka’nın kısırlaştırılmasından sonra değişmeye başladı.

  iç mekan, kedigiller, küçük ila orta boy kediler, ev hayvanı içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

Roka kısırlaştıktan sonra eskiden içgüdülerinden kaynaklı olan sürtünmeleri, miyavlamaları; özetle kızgınlığı bitti ve bizim yeni fark ettiğimiz bir karaktere büründü. Yeni karakterinde istediğinde sevdiren istemediğinde senin sevmene çok az izin verse de sevdirmeyen ve en önemlisi ‘’sınır koyan’’ bir yapıya büründü. Roka’yı gerçekten kafamdaki kedi tiplemelerinden çıkartıp onu kendine has özellikleri olan bir canlı, tam anlamı olmasa da bir ‘’birey’’ olarak fark ettiğimi düşündüğüm nokta da tam olarak bu sınır koyma hareketiydi. Çünkü Roka, hoşuna gitmediği ve bırakmanı istediği zamanlarda sert bir şekilde miyavlıyor veya patisini hafifçe kaldırıyor, yani bizi uyarıyordu. Eğer uyarısına saygı gösterip bırakırsak hiçbir şey yapmıyor ve kendini sevdirmek istediği zamana kadar sakince uzaklaşıyordu ama işte saygı göstermezsek o zaman canımıza okuyordu ve halen okuyor. Ayrıca ona saygı duyan ve duymayan kişilere karşı sabit bir şekilde farklı türde davranışlarda bulunuyor, saygı duyan kişilerle yakınlaşıyor. 

Bu durum beni, derste bahsettiğimiz temel düşünce düzlemimizi değiştirmek konusunu dinlerken baya bir düşündürttü ve gerçekten de Roka’nın ne kadar var olduğunu; düşünmesine, acı çekmesine veya karakter özelliklerine bağlayamayacağımızı çünkü onun varlığını belirleyen benim, bizlerin onun varlığını fark etmemizin benim Roka ile olan ilişkimde olduğu gibi kendi kısıtlı algılarımız çerçevesinde olduğunu, onun bu sınır koyma davranışını fark edene kadar onu halen daha “aman kedidir” olarak zihnimde sınıflandırdığımı düşünerek kim bilir kısıtlı algılarımız yüzünden nice canlının varlığını geçiştirdiğimizi veya kabul etmediğimizi düşündüm.

kişi, şahıs, iç mekan, giyim, duvar içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

11 Kasım 2025

Habitat Etkinliği ve İstanbul'un Sokak Köpekleri

Habitat Etkinliği ve İstanbul'un Sokak Köpekleri



Türcü Bir Sorundan Birlikte Yaşama Pratiğine 

Toplum kavramını sorgularken en çok zorlandığımız yer, sınırların nerede bittiğidir. Cary Wolfe veya Eylül Tuğçe Almaçık Özer’in makalelerinde gördüğümüz gibi, sosyoloji uzun süre insan-merkezci bir yapıda kalmış ve hayvanları bir sorun, kaynak veya bir nesne olarak görmüştür. İstanbul'daki sokak köpekleri tartışması da, bu teorik sorunun tam ortasında duruyor.Bu konuya ilk tepki genellikle felsefi bir ikilemden doğuyor. Derste okuduğumuz Peter Singer'ın Hayvan Özgürleşmesi metninin temel taşı olan türcülük kavramı, tam da bunu açıklıyor. Türcülük, tıpkı ırkçılık veya cinsiyetçilik gibi, sırf kendi türümüze ait olduğumuz için diğer türlerin çıkarlarını göz ardı etmemiz veya onlara acı çektirmemizi meşru görmemizdir. Sokak köpeklerini bir güvenlik sorunu olarak tanımlayıp, toplama veya uyutma gibi çözümleri tartışmaya açtığımız an, aslında türcü bir bakış açısıyla hareket etmiş oluyoruz.Dersin Hayvan Dönemeci başlığında gördüğümüz gibi, sosyal bilimler artık bu bakış açısını aşıyor. Burada, Huri Kiraz Özdoğan'ın Sokak Köpeği Sahiplenme Deneyimlerini Görünür Kılmak makalesi kritik bir önem taşıyor. Özdoğan, bu deneyimin özel alan (sahiplenme) ile kamusal alan (sokaklar) arasındaki ayrımı nasıl bulanıklaştırdığını gösteriyor. Sokaktan bir köpeği sahiplenmek, onu doğadan alıp kültüre dahil etmekten çok, özel olanın politik olduğu fikrini hayata geçiriyor. Bu eylem, o köpeği "sorun" olmaktan çıkarıp birey olarak tanıyor.Bu da bizi Çoklu Türler etnografisi kavramına getiriyor. Semra Özlem Dişli'nin Ankara'da Kediler ve İnsanlar Üzerine çalışması, hayvanlarla mekanı nasıl paylaştığımızı ve birlikte yaşama pratiğini nasıl geliştirdiğimizi inceliyor. İstanbul'un sokak köpekleri de bir habitat etkinliği öznesi olarak, şehirde insanlarla birlikte karşılıklı bir ilişki kuruyor. Artık mesele, onları yönetmek değil, onlarla birlikte nasıl yaşayacağımızı anlamaktır.Sonuç olarak, İstanbul'un sokak köpekleri meselesi, basit bir belediye sorunu değil; bizim türcü bakış açımızdan çoklu türler perspektifine geçişimizi zorlayan felsefi ve sosyolojik bir sınavdır.

10 Kasım 2025

Monti (Bomonti Kampüsümüzün Köpeği)

 

AD: Emine Afra 

SOYAD: SARI

TARİH: 10.12.2025

DERS KODU: SOS371

DERS ADI: Hayvanlar ve Toplum



MONTİ

(BOMONTİ KAMPÜSÜMÜZÜN KÖPEĞİ)

Monti, okulumuz içerisinde yaşayan okulumuzun tek köpeğidir. Bakımı tamamen öğrenciler tarafından üstlenilmiş durumdadır. Ben de Monti’nin bakımını birincil olarak üstlenen Pati Kulübü’nün başkanlığını yapmaktayım. Monti ile aramızda çok özel bir ilişki olduğuna inanıyorum. Kendisi 2015 yılında henüz daha bir bebekken bulunmuş ve kampüsümüzde büyümüş. Fakat benim okula ilk başladığım senede de kendisini kampüste gezdirme noktasında şu anda olduğundan daha temkinli davranmaktaydık. Yaklaşık 8 senedir öğrencilerle ve farklı insanlarla dolu bir kampüste yaşasa dahi Monti bebekliğinin ilk aylarını sokakta geçirmiş bir sokak köpeğiydi aslında. Çevre uyaranlarına çok dikkatliydi ve kamusal alandan özel alana iteklenmeye çalışılan, “sahipsiz” diye atfedilerek kentsizleştirilmeye çalışılan bir insan olmayan varlıktı. Kent düzeni onu benimsemek ve içine almak istemiyordu. Hayvanları Koruma Kanunu (2004) onun yaşamını sağlıklı bir şekilde güvenceye alamamıştı. Bu yüzdendir ki Monti hâlâ ani hareketlerden, kasklı, yüzünü göremediği insanlardan ve öfkeli erkeklerden korkup tepki göstermektedir. Havlayarak hızla ayağa kalkmakta ve yanında güvendiği birinin sesini duyana kadar da kendine gelememektedir. Bu tip durumlarda ne zaman onunla olsam adını seslenip hızla varlığımı fark etmesini sağlarım. Aramızdaki güven inşası benim ona sonsuz sevgim ile çok güçlü bir şekilde kurulmuştur. Sadece sesimi duyunca heyecanlanır ve ayağa kalkarak bana gelmeye çalışır. Sevgisini kendi “dil”i ile bana birçok kişiden çok daha iyi gösterir. Ben de her daim onun kendi varlığına saygı duyar ve onun hassasiyetlerini gözeterek dünyasını onun gözlerinden görüp ona daha güvenli bir ortam sunmaya çalışırım. Monti, benim için tam olarak bir abi gibidir.










HAYVAN/YAŞAM SERGİSİ

 28 Şubat-08 Mart 2026  Açılış: 28 Şubat Cumartesi, 15.00  arthereistanbul Hayvan/Yaşam , Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi lisans öğr...