Bazı yolculuklar vardır; gitmek istemezsin ama yine de kendini yolda bulursun. Zorunlulukla kabul arasında, içsel bir direnç taşırsın. Vücudun ilerler ama ruhun geride kalır; ayakların yürür ama aklın hâlâ olduğun yerdedir. O gün de öyleydi. Şehrin içinden geçen dolmuşun koltuğunda, kendi isteğimle değil, mecburiyetin yönlendirmesiyle oturuyordum. İçimde görünmez bir ağırlık; nereye gittiğimden çok, neden gittiğimi sorgulayan bir hâl vardı. Camdan dışarı bakarken düşüncelerimin içinde kayıyordum. Şehrin karmaşası dışarıda, karmaşanın daha sessiz ama daha derin olanı içimde.
Derken dolmuş durdu. İçeri hızlıca bir karton kutu girdi; kutuyu taşıyan bir el… ama gözlerim elden çok kutunun titremesine takıldı. Küçücük bir kutu. İçinde kıpırdanma; bir kuştu bu. Evet, minicik karton bir kutuya sıkıştırılmış koca bir canlılık. Uçması gereken, gökyüzüyle tamamlanan bir varlık…
O an içimde bir sarsıntı hissettim. Bir canlıyı nesne gibi, sessizce taşınan bir paket gibi görmek… Sinir, şaşkınlık ve tuhaf ama tanıdık bir tedirginlik aynı anda yükseldi. “Bir kuşun kutuda ne işi var?” diye düşündüm. Kuş dediğin gökyüzüyle var olur; kanatlarının anlamı uçmakla tamamlanır. O ise şimdi karton bir duvarın arkasında, nefes almanın bile sınırlı olduğu bir alanda sıkışmıştı.
Kuş, panik içinde çırpınıyordu. Minik gagasıyla kutunun kenarlarını delmeye çalışıyor, nefes nefese… Özgürlüğün ne kadar doğal bir ihtiyaç olduğunu o an bir kez daha anladım. Bir canlının içgüdüsel çırpınışını izlerken, kendi içimde de bir yerler kanıyordu. Çünkü kuş artık sadece bir kuş değildi; ben de o kutunun içindeydim sanki.
Kuşun çırpınışını izlerken düşündüm: İnsanlar çoğu zaman hayvanların ne hissettiğini anlamaya çabalamaz. Hayvanların özgürlüğünü konuşuruz, ama özgürlüğü bile “insani” bir tanıma hapsederiz. Kuşlar gökyüzünde süzülmek ister, biz onları kutulara koyarız. Kediler sokaklarda dolaşmak ister, biz onları dört duvara hapsederiz. Balıklar yüzmek ister, biz onları cam tanklara kapatırız.
Peki insanın özgürlüğü nedir?
Bir kuşu kutuya hapsetmek… gerçekten bizim özgürlüğümüz müdür?
Bir süre sonra kuş durdu. Sessizleşti. Belki yoruldu, belki umudunu kesti, belki de durumun değişmeyeceğini fark etti. Bilmiyorum. Dolmuş ilerlerken, kuşun sessizliği içimi en çok acıtan şey oldu. Çırpınmaktan vazgeçmesi, benim yolculuğumdaki gönülsüzlüğe dokundu.
Kuş kutusunda susuyordu; ben ise zihnimde aynı çırpınışı sürdürüyor, yoruluyordum. Ve fark ettim: aslında düşünmeyi bırakmak, çırpınmayı bırakmak kadar ürkütücüydü.
Belki hepimiz bir yerlerde kendi görünmez kutularımızı taşıyoruz. Kimi zaman içindeyiz, kimi zaman elimizde. Bazen kurtarmaya çalışıyoruz birini, bazen bakıp duruyoruz sadece. Ne zaman vazgeçiyoruz çırpınmaktan? O an özgürlüğü mü kaybediyoruz, yoksa çoktan kaybettiğimiz bir şeyi mi fark ediyoruz?
O gün, şehir kalabalığının ortasında küçücük bir kutuda çırpınan bir kuş bana tekrar hatırlattı:
Özgürlüğü en çok konuşan varlık biziz; ama çoğu zaman onun anlamını en az yaşayan da yine biz oluyoruz.
Bazı yolculuklar vardır; varılacak yerden çok, yolda karşımıza çıkan küçük kutularla bizi büyüten.
(Bu satırlar da tıpkı zihnim gibi karmakarışık.)








