17 Aralık 2025

Spil'in Atları

 Spil'in Atları

Aliye Su Çelik

20211207017

Memleketim Manisa'da dağlarda yaşayan vahşi atlar, Yılkı Atları, beslenebilmek veya zorlu hava koşullarından kaçmak için sık sık şehir merkezine inmektedir. Hayatlarının büyük bir çoğunluğunda insanlardan uzak, dağ ortamında yaşayan bu atlar insanların yaşam biçimlerini bilmemekte ve araba trafiğine adapte olamamaktadır. Gerek meraktan gerekse sadece olası bir kazada yaşanabilecekleri fark etmemekten, trafiğin yoğun olduğu yollara uzanmayı seven bu atlar trafiği felç etmekte ve işe gitmeye çalışan insanlara ayak bağı olmaktadır, en azından haberler ellerine geçen görüntüyü şekilde aktarmakta. Oysa bu şehrin bir sahibi var mı? Dedelerimiz ve ninelerimizden önce dağlara yerleşen bu atlara ne zamandan beri bir misafir gözüyle bakılmaya başlandı? Yol kenarlarına bağlanıp bırakılan atlarla Yılkı Atlarının farkı neydi? 

Yıllarca, mevsim fark etmeksizin paylaşılan at zehirleme ya da kurşunlama haberleri ister istemez düşündürüyor. Yaşama hakkını yoruma açık görenlerin bu hesabı kendilerine göre yaptığı, ve şehre inmelerinin sadece bir bahane olduğu çok açık. Peki dağdayken, insanlardan uzakken bile öldürülen bu atların kıymetini insanlar biçmeseydi nasıl olurdu? Bunun cevabını bilmek için öncelikle atların yaşam alanlarına insanların nasıl davrandığını incelemek gerekiyor. Spil'de atların yaşadığı alanlarda insanların ziyarete açık olan bölümler yıllar süren kötü muamele sonucuyla bitki örtüsünü kaybetmişti. Gördüğü her boş noktayı kendisine adanmış bir piknik yeri sanan ziyaretçilerin çıkardığı yangınlar sadece atların yaşadığı yerleri değil, dağlarda kurulu evleri bile kullanılamaz hale getirmişti. Yaşam alanlarını tümüyle kullanamayan atlar kışın beslenebilmek için şehir merkezindeki yeşil alanlara inmek zorunda kalmıştı. Çevreyi çöpe boğmaya ve havayı egzozla kirletmeye gelen arabaların ertesi gün işe aynı atlar yüzünde gecikmesini bazıları kader olarak görebilir, ben ise sebep-sonuç olduğunu düşünüyorum. 

Mecbur kalmadıkça insanlara olan mesafesini koruyan bu atları şikayet ettikleri bu asfalt yollardan uzak tutan şey hiçbir zaman dökülen kurşunlar olmadı, bize ayak bağı olan şey en başında atların bize kurduğu bu mesafeyi korumamış olmamız. 

Öz için Var Olmanın Tarihte (Olmayan) Yeri ve Ailem

0241601008 
Mert Korhan 
SOS371-Hayvanlar ve Toplum 
17.12.2025 

Öz için Var Olmanın Tarihte (Olmayan) Yeri ve Ailem 


Dindar bir ailem var ve onlara göre dünyadaki her şey, insan için yaratılmış. Bu konu özellikle küçük kardeşlerim hayvan yemek istemediğinde konuşuluyor. Ebeveynlerime göre hayvan yemek canice değil çünkü onlar, insanlara fayda sağlamak için var. Kardeşlerime göre ise et yemek mide bulandırıcı. Ebeveynlerim bu duruma kızar çünkü onlara göre bu, tanrının bize sunduğunu beğenmemektir. Tanrının nimetleri için şükran duymalı ve onu kendimize yasaklamamalıyız. 
  Tarih boyunca insanlar, diğer türlere karşı üstünlük kurmak istemiş ve tarihi de bunu kanıtlayacak şekilde yazmışlardır. Kendileri için hayvanları öldürüp derilerini kullanmış, etlerini yemişlerdir. Ağır işlerini onları kullanarak tamamlamışlardır. Onlara tecavüz edip sütlerini kullanmış, sirklerde eğlence aracına dönüştürmüş, kafalarını ve postlarını evlerde dekorasyon malzemesi olarak kullanmışlardır. Bunun sorgulanmadan süregelmesindeki en büyük etken, durumun ve eylemlerin meşrulaştırılmasıdır; tarihi anlatılarda, olması gerekenin bu olduğu kabul edilmiş ve nesillerce bu öğretilmiştir. Hayvanların sömürüsü, normal hale gelmiştir. 
  Eğer tarih, insanı merkeze almasaydı ve onun egosunu yüceltmek amacıyla yazılmasaydı, savaştan değil yulaftan başlasaydı, o zaman da durum bu olur muydu? Eril insanmerkezci anlatımın dışına çıktığımızda hikayenin yönü tamamen değişiyor. Fotoğraf karesine birden insan dışındaki hayvanların hayatları ve bitkilerin geçtiği yollar giriyor. Ebeveynlerimin inandığı inanç, doğanın insandan, insanın doğadan ayrı ve üstün olmadığını anlatmaya başlıyor. İnsan elinden çıkmış anlatıların üstünü örttüğü ilahi sözler tekrar okunmaya başlıyor ve kibrin, insanın en büyük düşmanı olması konusu, sadece insan ve insan arasında değil insan ve kainat arasında bir mesele olarak asıl anlamına kavuşuyor. Öz düşüncelerinden değil, inandıkları inancın öğrettiğini düşündükleri davranış ve kabul edişlerden gelen bu türcülüğün yerini vicdan alıyor. 
  Belki hayvan yemek, evrim ve ‘doğanın kanunu’ bahane edilerek devam ederdi, azalsa bile İslam’daki kurban inancıyla ve diğer inançlardaki benzer ritüellerle sembolik olarak uygulanırdı. Yine de tarih anlatıcılığı tüm türleri kapsasaydı anlatılan tarihin hikayelere, konuşmalara ve öğütlere dönüşmesi yoluyla insanların düşünce ve zihin yapısının temelleri şu ankinden pek daha az vahşi olurdu.

15 Aralık 2025

Hayvanlar ve Toplum Blog2

Bir Zamanlar Hayvanlar

                                                                                                                                                                  20231105036

                                                                                                                                Sos371

                                                                                                                          Özge İrem ÜNAL

Babam ve annem 35 sene önce evlerinden kopup İstanbul’a gelmiş. Bizde sık sık içlerindeki gurbeti en azından bir süreliğine örtsün diye memleketlerine gideriz. Şu an bu yazıyı yazarken de ordayım. Ulaşımın kısıtlı olduğu bakkalın bile olmadığı o köyde. Burada insanların yaygın sosyal aktivitesi birbirlerini ziyaret etmek. Bizim evde köydekilerin buluşma duraklarından en gözdesi. Yaşlı genç fark etmeksizin herkesin tüm konuşmaları günün sonunda hayvanlara bağlanıyor. Tüm hikayelerde at, inek, köpek var. Eskiden daha yaygın olan bir hayvancılık yaşamları olduğu için hikayelerin sonun hayvana çıkması çok öngörülebilir. Fakat yalnızca geçim nesnesi olmasının ötesinde hepsi hayvanlarını bir özne olarak görüyor, birey olarak. Köpeklerinden bahsederken mesela onların bir karakteri olduğunu es geçmeden bir dosttan bahsediyorlar. Babam köpekleri Aslan’dan bahsederken çocuğundan bahseder gibi gururlanıyor (zaten çocuğu sayılır), kaybı için üzülüyor. Yıllar önce amcasının köpeğinin onu ısırmasından bahsederken bile “Acaba neden rahatsız ettim de korkup saldırdı?” diyor. İyi kötü olsun anılar onlardan bahsederken hep iyi bahsediyor. 17 Yaşlarındayken babamın yengesi ona bir tavuk uzatıyor kesmesini bekliyor (bilemiyorum bir çeşit erkekliğe geçiş ritüeli olarak da okunabilir) artık büyüdüğü için kesebileceğini, kıyabileceğini düşünüyor. Babam kesmiyor, kesemiyor. Bu anıyı anlatırken “Ben onun nasıl canını yakabilirdim ki? ” diyor. Sözde erkekliğinin zedeleneceğini bilerek belki insanların onun korkusu ile dalga geçeceğini tahmin ederek ona kıymıyor. Kendini düşünen insanı merkez alan bir anlatı kurmak isteseydi kurardı, yaşıtlarının çoğu gibi ama kurmamayı seçti. O günden bugüne (55 yaşında şu an) hiçbir zaman anlatılara kapılarak kendini var etmek için bir canlıya kıymamıştır. Hayvana olan saygısı tüm canlıları bugün beni de kapsamaktadır. Gençken şehre inmek için bahsettiği atı da ölen inekleri de babamın hikâyelerinde bir dosttur. Tabi ki köy ve hayvan ilişkisi yalnızca babamdan ibaret değil. İnekleri, bol gezintili tavukları, evlerini koruyan köpekleri işlerine yaramayı bıraktığında örneğin hastalandığında gözden çıkarırlar, bir çeşit ölüme terk etme pratiği sergilerler. Fayda ile ilişkilenen bağlar fayda ortadan kalktığında bir çırpıda yok edilmeye açık hale gelir. Köy hayatında insanı merkeze alan bu anlatı genellikle din ile temellendiriyor. “ Biz onu yiyelim diye yaratıldı, insan tüm canlılardan en önemli olan.” Gibi sık sık duyacağınız sözler yaptıklarını meşrulaştırmak içlerini rahatlatmak için bir seçenek. Tüm bu seçeneklerin içinde babamın tutumu da sözleri de bir seçenek. Hayat seçeneklerle dolu ve seçimlerimizle şekilleniyor. Yalnızca kendi faydamızı düşünerek yaptığımız her seçim bir şiddeti doğuruyor. Hayvanla başlayan bu anlatı ilerledikçe insana da değiyor. İnsan, faydası olmayan herkesi gözden çıkarmaya başlıyor. Kendi varoluşunu yok etmek üzerinden kurmanın ötesine geçip tüm canlıların birlikte var olduğunu herhangi birinin diğerinden üstün olmadığını var olma hakkı olduğunu her gün kendimize hatırlatmalıyız. Seçimlerimizin yalnızca kendi hayatımızla ilgili olmadığını hatırlamalıyız. Bugün İstanbul’un köpekleri, yarın babamın inekleri, bir gün biz hepimiz bu şiddetin seçenekleriyiz. Birlikte direnmek birlikte var olmak bir seçenek değil, zorunluluk.




14 Aralık 2025

 


MİNNOŞ 

(BLOG ÖDEVİ İKİ)

AD: Emine Afra 

SOYAD: SARI

BÖLÜM: Sosyoloji

NUMARA: 20231105073

DERS KODU: SOS371

DERS ADI: Hayvanlar ve Toplum

 

Benim anlatım, benim anılarımda son derece kıymetli bir yeri olan Minnoş ,bir diğer adıyla Güneş olan güzel dostum, minik sarışın oğlum üzerine olacak. Minnoş’um, insanların adaletsiz ve etik dışı uygulamalarının odağı olmuş ve eşit gözetilme ilkesinin büyük ihlalleri ile katledilmiştir. Onun hikâyesini burada yaşatmayı ve ölümünün bir siliklik içerisinde kaybolmamasını sağlamayı umuyorum. 

        Minnoşla hikâyemiz, 2013 yazında daha minik bir bebekken onu bulmam ile başladı. Bahçedeyaşça büyük bir hanımefendi tarafından elime verilen Minnoş, bir anda ailemizin sevgi dolu bir üyesi olmuştu. Kendi biricik umwelti öylesine özeldi ki, o benim sırdaşımdı. Ağladığımda, sevindiğimde, korktuğumda ona gidiyordum. Öylesine güzel paylaşıyordu ki benimle duygularımı, hissettiğini hissedebiliyordum. Bakışları, davranışları çok özeldi. Çok akıllıydı bir kere, bence dostluğumuzdaki en zeki kişi oydu. Ayrıca gezmeyi, etrafı görmeyi ve kendine özel bir zaman dilimine de sahip olmayı çok severdi. Sürekli günün aynı saatinde kapıya gider, kendine özgü sesi ile kapıyı açmamızı ister ve dışarı çıkıp birkaç saat dolaşıp geri gelir bizimle vakit geçirirdi. Fakat olan her şey onun biricik dünyasına ve direkt olarak bedenine tahammül edemeyen insanlar yüzünden oldu. Antroposentrik insan, tüm varlığı ile dünyayı kendi çerçevesi içerisinde gördüğü için Minnoş’u bir artık olarak, insan-dışılığı içerisinde rahatsız edici bir “nesne” olarak görüyordu. Minnoş’u eve kapatmamızı istiyordu komşularımız fakat biz Minnoş’un özel alanına, bireysel isteklerine saygı duyduğumuz için bunu reddediyorduk. Bir gün Minnoş gezmeye gitti ve asla geri gelmedi…tüm mahallelerde aradık, sorduk ve herkes görülmediğini söyledi. Aylar içerisinde umudumuz yitti ve Minnoş’un öldüğünü düşündük. Aradan 2 sene geçti ve evden birkaç kilometre ileride bir marketin önünde öylesine tesadüfi bir şekilde denk geldik ki Minnoş’a, görünce bizi hemen tanıdı. Unutmamıştı. Koşarak yanımıza geldi. Ağlayarak kucakladık onu ve eve aldık, artık başka bir evdeydik, taşınmıştık. Minnoş bizi unutmamıştı biz de onu ama o aynı Minnoş değildi. Çok zayıftı, her yerinde yaralar, boynunda kesikler vardı ve algıları zayıflamıştı. Ayrıca tuvaletini artık altına kaçırıyor tutamıyordu. Hastalıklarla gelmişti bize, gözlerindeki yaşam parıltısı sönmüştü adeta. Neler olduğunu öğrenmek istedik ve araştırdık, öğrendik de. Minnoş’u sevmeyen komşularımız bir gün yine evden gezmeye çıktığında onu kaçırmış ve boş bir mahalleye atıp gitmişlerdi. Orada boynuna demir teller bağlanıp sürüklenmiş, dayak yemiş, aç kalmışMarket sahibi onu kurtarmış kendi kapısında bakmaya başlamışFakat veterinere gitmemiş tedavi hiçbir şekilde edilmemişti. Biz onu bulduğumuzda da her şey için çok geç olmuştu. Ağır bir depresyondaydı Minnoş, tüm organları iflas etmişti. Biz onu yeniden bulduktan birkaç hafta sonra Minnoş’um hayata gözlerini sonsuza dek yumdu. Güzel yeleli, sarışın, biricik Minnoş’um artık yoktu. Onu gömdük ve mezar taşına “Ailemizin Güneş’i” yazdık. Bu bizim için bir yıkımdı. Minnoş, sırf insan-dışı olduğu için ast konumuna atılmış ve hayatı kıymetsizce kontrol edilebilir bir alanmışçasına elinden alınmıştı. Eğer bu düzen, bu kurgu böyle olmasaydı ve biz bir canlıyı oltanın ucunda hayal ettiğimizde dehşete düşmek için sadece insan olduğunu düşünmek gerekmediğini en başından beri kabul etseydik Minnoş böyle acımasızca katledilmeyecekti. Bir insana karşı bir hayvanın yaşamı tercih edilme kaidesi güdülmeyecek ve dostum belki de olması gerektiği gibi sağlıklı bir şekilde yaşı geldiğinde bu hayata gözlerini yumacaktı. Fakat böyle olmadı, kurgu tepetaklak değildi. 

Hayvan dönemeci içerisinde tepetaklak bir kurguya ihtiyaç var. Dilerim Minnoşlar ölmez, her birey her canlı “biri” olarak hak ettiği saygıyı ve eşitliği görür. Çünkü onlar hiç sayılabilecek, anlatılar içerisinde yok olabilecek kayıp göndergeler değil ortak yaşam alanı içerisinde birlikte oluşla gözetilmesi gereken canlılardır. 

“Ahlaki açıdan, her birimiz eşitiz, çünkü her birimiz eşit derecede biriyiz; bir şey değil, her birimiz bir yaşam öznesiyiz, öznesiz bir yaşam değil.” (Regan2007:80)

 

Minnoş’a sevgilerimle, 

seni çok seviyoruz ve asla unutmayacağız…

 

KAYNAKÇA

 

Hayvan Haklarına Giriş “Çocuğunuz mu Köpeğiniz mi?”, Gary L. FRANCIONE, 2022

Şaki’nin Öğrettikleri: Anlamlar, Sınırlar, Dünyalar, Eylül Tuğçe ALNIAÇIK, 2022

Toplumu Yeniden Düşünmek: Hayvanların Sosyolojideki Konumu, Eylül Tuğçe ALNIAÇIK, 2021

Çoklu Türler Etnografisi: Yüz Yüze Bir Araştırma İmkânı Üzerine Düşünceler, Ezgi BURGAN, 2017

Hayvan Hakları, Brigid Brophy, 2024

Türkiye’de Vegan Sanat, Özlem GÖK, 2019

 

HAYVAN/YAŞAM SERGİSİ

 28 Şubat-08 Mart 2026  Açılış: 28 Şubat Cumartesi, 15.00  arthereistanbul Hayvan/Yaşam , Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi lisans öğr...