10 Şubat 2026

Ayasofyanın Son Sahibi Gli

 Ayasofya’yı kendine yuva edinmiş ve 
adeta hayatını buraya adamış bir kedi 
var karşımızda. Bunun ne kadar 
farkında olarak yaptığını bilemesek de, 
internetteki fotoğraf ve videolardan 
gördüğüm kadarıyla Gli’nin duruşu, 
mizacı ve hareketleri bu bağlılığı bana 
hissettirdi. Kendini göstermeyi seven, 
özgün yüz hatlarına sahip, asil bir 
kediye benziyor. Onunla birebir tanışma fırsatım olmadı; ancak bana göre Gli, şüphesiz bu 
dünyada yaşamış birçok insandan daha fazla insanla tanışmış bir bireydi. Buradan gelen 
deneyimi de sanki yüzüne ve bakışlarına yansımıştı.
Gli, 7 Kasım 2020 tarihinde, 16 yaşında hayatını kaybetti. Bu kadar önemli ve kendini dünya 
harikalarından biri olan bu yapıyı tanıtmaya adamış biriyle tanışamamış olmak beni her ne 
kadar üzse de, onun uzun, adanmış ve tatmin seviyesi yüksek bir yaşam sürdüğünü 
düşünüyorum. Şüpheli ölümünü şimdilik bir kenara bırakırsak, adanmış uzun ve ünlü bir 
hayatı olmuş ve umarım ki hayatına memnun bir şekilde veda etmiştir.
İnsanların forumlarda ve youtube’da yaptığı yorumları incelediğimde* çoğu insanın ona 
birinin reankarnasyonu veya insanlaşmış bir kedi gibi söylemlerde bulunduğunu gördüm. 
Her ne kadar bu yorumlarda onun biricikliğini insanlar onu insanlaştırarak yapmaya çalışsa
da, Gli nin bu kişileri bu denli etkilemiş ve onlara farkında olmadan her canlının biricikliğini 
sadece turistik bir lokasyonda varolarak hissettirebilmiş olmasının, insan olmayanların birey 
olarak görülmesi konusuyla alakalı olarak Gli nin yarattığı etkinin paha biçilemez olduğunu 
düşünüyorum. 
Ölümünün Şahibesine gelecek olursak. Ayasofya’nın 2020 yılında yeniden cami’ye 
dönüştürülmesinin ardından Gli’nin iki ay sonra hayatını kaybetmesi, üzerinde düşünülmesi 
gereken bir durumdur. Bu noktada Umwelt kavramı akla geliyor “Bir canlının dünyayı kendi 
algı biçimiyle deneyimlemesi” ve bu anlamda Gli’nin yaşadığı değişimin azımsanamayacak 
kadar önemli olduğunu düşünüyorum. Gli’nin uzun yıllar boyunca yaşadığı çevrenin kültürel 
ve fiziksel olarak bir anda değişmesi artık çok daha fazla insanla, farklı zamanlarda sürekli 
etkileşim kurmasının onu strese sokmaması düşünülemez. İnsan yaşıyla 80’li yaşlara denk 
gelen bir kedinin, böyle bir değişimi kaldıramadığını düşünüyorum ki stresin hayvanlar 
üzerindeki etkisinin ne kadar güçlü olduğunu biliyoruz
Her şeye rağmen Gli’nin dolu dolu ve anlamlı bir hayat yaşadığına inanıyorum. Ve insanlara 
yaşattığı bunca anıyla onun bunu ne kadar umursadığını bilmesem de tanıştığı onca insanın 
kalbinde unutulmayacağına eminim.


05 Şubat 2026

OVİDİUS’UN DÖNÜŞMEMİŞLERİ...

Yüzyıllardır sahnenin tam ortasına yerleştirilmiş o yüksek arkalıklı, kadife kaplı sandalyede İnsan oturuyordu. Bacaklarını üst üste atmış, elindeki kalemle önündeki boşluğa, doğaya ve tarihe hükmediyordu. Sesinde, kendi yarattığı medeniyetin sarsılmaz kibri vardı. "Ben," diyordu gür bir sesle, "Onu vahşi doğanın acımasızlığından çekip aldım. O dağ köyünden getirilen zavallı kuşa ben bir isim verdim, ben bir yuva verdim. O da bana itaat etti, beni sevdi, benim elimden yedi. Ben olmasam o bir hiçti..." Cümleleri, kendisini hikâyenin tek kahramanı, diğer tüm canlıları ise onun merhametine muhtaç figüranlar olarak konumlandıran bencil bir monologdan ibaretti.

Ancak İnsan cümlesini bitiremedi.

Anlatının dışından, tarihin derinliklerinden kopup gelen kadim ve vahşi bir rüzgâr sahneye doldu. Bu, doğanın "yeter" diyen sesiydi. İnsanın o otoriter gövdesi, kurguladığı o "sahip" kimliği, rüzgârın şiddeti karşısında kurumuş bir yaprak gibi sandalyeden söküldü. Kalemi bir yana, tacı bir yana savruldu ve İnsan, kendi yarattığı o yapay sahnenin dışına, karanlığın içine uçup gitti. Geriye sadece boş bir sandalye, uğultulu bir sessizlik ve havada asılı kalan o yarım cümleler kaldı.

Sonra, bu sessizliği sert ve ritmik kanat sesleri yırttı. Gri, şeritli, tıkız bir kütle boşluğun içinden süzülerek geldi ve insanın az önce hüküm sürdüğü o yumuşak mindere değil; sandalyenin en tepesine, o ahşap sırtlığa pençelerini geçirdi. Bu, yıllar önce o eve getirilen dağ kekliğiydi. İnsan gibi yayılarak değil, sarp bir kayalığın ucunda durur gibi dimdik, vakur ve tetikte durdu.

Başını sağa sola çevirdi; boncuk gibi parlak gözleri boşluğa değil, kendi hafızasındaki o köklü geçmişe bakıyordu. Hatırlıyordu... Bir karton kutunun içinde, dağların rüzgârından koparılıp o beton vadiye –bizim apartman dairesine– indirildiği günü hatırlıyordu. İlk günlerde duvarlara çarpışı bir hırçınlık değil, sonsuz bir gökyüzüne alışkın kanatlarının bu dar mekâna sığmayışının trajedisiydi. Ama o, pes edip solmak yerine, muazzam bir iradeyle bu yabancı coğrafyayı dönüştürmeyi seçmişti.

Gagasını hafifçe tüneğine vurdu. Hafızasında, az önce rüzgârla savrulan o "İnsan" belirdi. İnsanın sandığı gibi ona muhtaç değildi o. Aralarındaki ilişki, bir efendi-köle ilişkisi hiç olmamıştı. O, evdeki bu devasa canlıyı, yani insanı, korkulacak bir düşman listesinden çıkarmış, onu kendi yaşam alanının zararsız ve sıcak bir parçası olarak kabul etmişti. Omuzlara konması, elden yemek yemesi bir çıkar değil; türler arası bir barış antlaşması, güvenli bir ortaklıktı. O, insanla birlikte var olmayı, o dev nefesle aynı ritimde yaşamayı öğrenmişti.

Sonra başını, rüzgârın geldiği yöne, o hayali açık kapıya doğru çevirdi. Gözbebekleri küçüldü. Hikâyenin en can alıcı anı, o bahçe kapısının açıldığı andı. Önünde sonsuz bir kaçış, genetik mirasının çağırdığı o dağlar dururken, o her seferinde eşikten dönmüştü. Bu dönüş, türünün ortak bir refleksi değil, onun şahsına münhasır karakterinin, o kendine has inadının bir imzasıydı. Başka bir keklik olsa belki o rüzgâra kapılıp gider, o dağ çağrısına yenik düşerdi. Ama o, rüzgârın belirsizliğindense taşın kesinliğini seven; keşfettiği alanı bırakmayan, nevi şahsına münhasır bir karakterdi. Dışarıdaki soğuk boşluğa kanat çırpmak yerine, her köşesini adım adım tırnakladığı, kokusuyla işaretlediği bu sıcak sığınağı terk etmemeyi; buranın yerleşiği olarak kalmayı o, iradesiyle seçmişti.

Keklik, sandalyenin tepesinde tüylerini kabarttı ve başını kanadının altına gömdü. Eğer o sandalyeye konan bir atmaca, bir kedi ya da ürkek bir serçe olsaydı, bu hikâye bambaşka bir sona, bambaşka bir oluşa evrilirdi. Kâinat, her canlının kendi gözünden kurduğu, anlatılmamış binlerce ihtimalle, binlerce farklı hikâyeyle doluydu. Ama şimdilik tahtta ne insan vardı ne de başkası; sadece kendi seçimleriyle hayatta kalmış o gri, inatçı yabani dağlı vardı.

Dipnot: Çocukluğumda evimdeki yaşama ortak olan Keklik’in hikayesidir.

Sevgi ÇETİN

20231205032


HAYVAN/YAŞAM SERGİSİ

 28 Şubat-08 Mart 2026  Açılış: 28 Şubat Cumartesi, 15.00  arthereistanbul Hayvan/Yaşam , Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi lisans öğr...