15 Aralık 2022

HAYVANLAR TEKRARLANAMAZ HİKAYELERİNDE BAŞROL OLABİLİR Mİ? ÇAMURALEM YERLEŞTİRMESİNDE MANDALARIN İZİ ÜZERİNE

Her ne kadar Çamuralem ile ilk karşılaşmamda onu biraz hazırlıksız yakalasam da içeri girince bir rahatsızlık hissetmeye başladım. İşte tam da bu tür refleksler ilişki kurduğum şeye tekrar bakmamı ve sosyolojik olarak yaklaşmamı kolaylaştırıyor. Dikkatimi ilk çeken şeyler; market dolabına benzeyen bir dolap, kasap dükkanlarını andıran bir boru üzerine geçirilmiş sucuk görünümlü simitler, çömlekler, aydınlatmalar, ahşap dokular ve ayna. Bu yerleştirme mandalara uygulanan tahakkümü meşrulaştıracak bir pratik mi sunuyor? 

Yukarıda sıraladığım bütün bir enstalasyonun parçalarını oluşturan detayları sadece aydınlatmanın konumlandırılışını analiz ederek tartışmayı başlatmak istiyorum. Sergileme yöntemlerinde en önemli unsurlardan biri olan aydınlatma; sanat izleyicisini yönlendirmek için amaca hizmet edecek biçimlerde konumlandırılmaktadır.  Yönlendirmenin olduğu herhangi bir yerde değişik yoğunluklarda olsa dahi manipülenin varlığını aklımızdan çıkarmamanın gerekli olduğu kanısındayım. Tek bir yer dışında sergide kullanılan sıcak tonlu aydınlatma ve bu sıcak tonlu aydınlatmaya eşlik eden kenarlara konumlandırılmış aynaların üzerindeki manda şarkıları, mandaların habitatını anımsatmaya çalışan çeşitli çamur öbekleri ile doğal bir ambiyans yaratılmak istenmiş. Bu sıcak ışıklı alanların altında aynı zamanda içi boş çömlekler, ahşap sandalyeler ve ahşap masa ile cam arasına seyirlik bir şekilde yerleştirilen solmuş bitkiler. Bir tek beyaz ışığın konumlandırıldığı yer mandaların sütü kullanılarak elde edilmiş ürünlerin satılmak için beklediği dolap ve üzerinde simit asılı olan boru. Tam bu dolabın üzerinde beyaz ışık kullanılması bir tesadüf mü? Yoksa bu enstalasyonun ön plana çıkarmak istediği tam olarak da bu mu? Eğer bizim sorduğumuz sorular hayvanlarla olan ilişkilerimizi belirliyorsa burada sorulan soru tam olarak neydi? ‘’Kimin yaşamı yaşamaya değer ve kimin yaşamı yası tutulmaya değer?’’ diye soran Judith Butler’ın sorusunu Ezgi Burgan, ‘’Kimin yaşamı kaydedilmeye değer’’ sorusuyla beraber düşündüğü makalesinden hareketle ben de bu soruyu biraz dönüştürmek istiyorum.   Mandaların yegane hayatlarını (doğal hayatlarının bozulmasına dikkat çekmek amacıyla bu işi gerçekleştirdiklerini göz önünde bulundurarak) kaydetmeye değer buldukları için onların adına (?) böyle bir sanat eseri üretme ihtiyacı hissettiklerini öngörebiliriz. Yani mandalara atfedilen değer sadece insanların belirli bazı çıkarlarına servis etmesi üzerinden mi belirleniyor? Bana kalırsa bu yerleştirme tam olarak; doğal yaşam alanlarını yine insanlar yüzünden kaybeden mandaların yine insanlara hizmetinin devamlılığı için konu edilebilir bulunduğunu düşünüyorum. Sanatçıların bu işte kendilerini konumlandırdığı yer ve bakış açıları insan merkezci olup bu bakışın yeniden üretimine katkı sağlamaktadır. Sanat ve kültür endüstrisi içerisinde bu bakıştan ötürü hayvanlar nesnelleştiriliyor ve tahakküme açık hale getiriliyor. Bu düşüncemi Cara Diamond’ın ‘’biyolojik olarak bir fark olarak başlayabilir, ancak bu fark insanlar tarafından alınıp nesiller boyunca onların sanatsal, edebi ve dinsel uygulamaları aracılığıyla dönüştürülerek insan düşüncesinin bir nesnesi haline gelir’’  cümlesi de bu konuyu desteklemektedir. 

Tartışmayı bir diğer dikkatimi çeken nokta ile genişletmek ve sonuca kavuşturmayı diliyorum. Yerleştirmede hep mandaları aradım, onlardan bir iz bulmak istedim. Ama yine de burada manda nerede, diye sormaktan kendimi alamadım. Sese odaklandım bir müddet. Çok kısa bir yerde seslerini duydum onun dışında mandalar sadece ve sadece boyunlarına takılan çanların sesleri kadar varlardı bu sanat eserinde. Çan sesleriyle kendilerine yer bulabilen mandaların hayatlarına dair bu durumu malumun ilanı olarak kabul edebiliriz. Butler’ın radikal silme kavramını hayvanlarla beraber okuyan Burgan’ın  da bahsettiği gibi burada serginin bir parçası haline getirilmiş ve satılmak üzere bekleyen yoğurtların, muhallebilerin ve sütlaçların bizi mandaların gerçek yaşamlarıyla ilişkilendirebilecek bir ipucu katiyen sunmayarak ve mandaları yüzlerinden, isimlerinden kopararak bir silme işlemi yaptığı aşikardır. Yine aynı şekilde Carol J. Adams’ın kayıp gönderge kavramı da bu eserin nasıl bir çerçeveden nasıl bir perspektifle bakıldığını anlamamıza yardımcı olacaktır diye düşünüyorum. Adams kayıp göndergelerin üç biçimde gerçekleştiğine değinir. İlki hayvanların gerçek anlamda ölmeleri, ikincisi bir yemek olarak tanımlanmaları ve son olarak da insanların anlatımlarında hayvanları mecaz anlam verecek şekilde kullanmaları. Çan sesleri ve mandaların sütünden üretilmiş ürünler; mandaların sütüne ne şekillerde el konulduğunu ve bu el koyma süreçlerinin nasıl geçtiğini göstermeyerek o sürecin gerçekliğini silikleştirir. Bu sürecin silikleşiyor olması mandalara herhangi bir tahakküm uygulanıp uygulanmadığını sorgulatacak bir alan açmaya izin vermez dolayısıyla da mandaları metalaştırır. 

Sonuç olarak; bienalde gösterilen bu enstalasyon sulak alanların kayboluyor olmasını mandalar üzerinden inceleyerek onların bu hikayedeki durumlarını göstermeyi amaçlamıştır. Bu amaç ile çıktıkları yolda sanıyorum ki sanatçılar başrolü mandalara vermemeyi tercih ettiler. Mandaların bozulan doğal ortamlarından etkilenen hayatlarına değinmek isteyen bu eser basbayağı mandaları kullanabilir kılmaya devam etmek için sergilenmiş. Mandaların hayatları onların sadece sütünden yararlanabildiğimiz için mi değerli? Sulak alanların kuruyor ya da kurutuluyor olması mandalara uygulanan bu çıkar ilişkisinin devamlılığı için mi dikkate değer? Zaten hakim olan insan merkezci düşünce biçimini ve konumlu bakışı yeniden ve yeniden üreten ve hatta yeniden üretmekle kalmayıp bir de hiç ihlal yokmuş gibi sütüne değer biçip sanatsal bir deneyim adı altında piyasalaştırmaya çalışmaktadır. Piyasa ile egemen görüşün şüpheye yer vermeyen birlikteliği ile paralellik göstermek üzere planlanan bakış; hayvan temsilini belirli biçimlerde yoğunlaştırdığı ve hayvanlarla kurulan ilişkiyi de belirli hükmetme pratiklerine indirgediği söylenebilir. Temsil etmek ve etmemek ve bu eylemlerin altında yatan etik süreç bile başlı başına bir sorunken hayvanların hiçbir zaman tam olarak anlamlandıramayacağımız dünyalarını , o dünya ile kurdukları ilişkilenmelerini ve tüm bunlarla çevrilmiş varoluşlarının temsili olabilir mi, olursa nasıl olur gibi soruları düşünüyorken hiçbir görsel materyal kullanmak istemedim. Egemen bakışa hizmet etmemek ve bu imgenin tekrarından oluşacak yargı gücünün toplumsal belleğe yansıması  ile iş birliği yapmamayı tercih ettim. Mandaların tekrarlamaz hikayelerinde imgeye o gücü kazandırmaya gönlüm el vermedi. 

KAYNAKÇA
Adams, Carol J., Etin Cinsel Politikası, Ayrıntı Yayınları, 2019, c.4. 

Alnıaçık Özyer, Eylül, ‘’Şâki’nin Öğrettikleri: Anlamlar, Sınırlar, Dünyalar’’. 

Burgan, Ezgi, ‘’Çoklu Türler Etnografisi: Yüz Yüze Bir Araştırma İmkanı Üzerine Düşünceler’’, Moment Dergi, (2017). 

Oksel, Yasemin, ‘’Sergi Mekanlarında Aydınlatma Biçimlerinin Kullanıcı Algısı Üzerindeki Etkileri’’, yüksek lisans tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, (2013). 

Toksoy, N. Gamze,’’Fotoğraf Aslında Neyin Belgesi? Fotoğrafın Toplumsallığı ve Medya ve Gerçeklik Tartışmalarında Değişmeyen Rolü’’, Mediterranean Journal of Humanities, (2019). 

Wolfe, Cary,‘’İnsan, Her şey Hep İnsan: Beşeri Bilimler ve Hayvan Çalışmaları’’, KÜN Edebiyat ve Kültür Araştırmaları Dergisi, (2021).








Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

HAYVAN/YAŞAM SERGİSİ

 28 Şubat-08 Mart 2026  Açılış: 28 Şubat Cumartesi, 15.00  arthereistanbul Hayvan/Yaşam , Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi lisans öğr...